Her zaman sonsuzdan ışıklarla pâr pâr bu dünyada, uhrevî derinlikleriyle baş döndüren köylerimiz-kentlerimiz ve gelin odasına benzeyen pırıl pırıl yuvalarımız vardı. Bu dünyada, gül dikenle barışık, kedi güvercinle yan yana, bülbül saksağanla arkadaş ve her şey ebediyet türküsü meşk ediyor gibi bir derinlikle salınıyordu. Görüp duyduğumuz hemen her şeyle sûr sesi almış gibi bir kere daha derlenip toparlanıyor, daha bir hızlı O’na yürümeye duruyor ve yürüdüğümüz yolların gidip ta semalara dayandığını duyar gibi oluyorduk. Bilhassa kalbî ve ruhî hayat yörüngesinde yürüme bahtiyarlığına ermiş aydınlık ruhlar için bu dünyada yaşamak âdeta bir imtiyazdı.
Her fecirde sonsuza çağrı ezan sesleriyle yeni bir “ba’sü ba’de’l-mevt” yaşıyor ve duygularımız taptaze, gönüllerimiz olabildiğine hüşyâr, ruhlarımız da meleklerle atbaşı, dini, gökten ilk indiği günün taravetiyle duyuyor, birkaç adım ötede Sonsuz Nur’un tebessümlerini görür gibi oluyor ve saygıyla olduğumuz yerde kalakalıyorduk. Hep ötelerin derinliğiyle düşünüyor, yaşamayı meleklerin temkiniyle değerlendiriyor ve her zaman Hakk’a âşinâ gönüller gibi oturup kalkıyorduk.
Bizim o günkü bu sihirli dünyamız âdeta zeminin hayat kaynağı, göklerin de kalbi mesabesindeydi; bu kalb her zaman ritmik atışlarıyla “Hû” deyip duruyor ve canlı-cansız aksesuarıyla her an bize Cennet güzelliklerini hatırlatan akla-hayale gelmedik sürprizler sunuyordu. Pırıl pırıldı her taraf; bakıp bakıp çevremize, duyuyorduk varlık ve eşyanın çehresinde öbür âlemin göz kamaştıran ihtişamını…