İçeriğe geç

Gün gelir o, uzak-yakın çevresinde görüp duyduğu her şeyin ses, soluk, renk, desen, hey’et, ruh ve mânâsında, idraklerimizi aşkın ve tariflere sığmayan o ezel ve ebed Sultanı Müteâl Mevcud’un göz kamaştıran şaşaalı tecellîleriyle yüz yüze gelir; kendini farklı bir duyuş ve seziş zemzemesi içinde bulur; yürür daha ilerilere ve gider her şeyin farklı lisanlarla “Allah mâbûd, Allah maksûd, Allah mahbûb” dediği ufka ulaşır. İşte o zaman bütün zahmetler rahmete inkılâp eder; arama, yürüme meşakkatleri de zevkli bir seyahate dönüşür.

Zaten böyle hüşyar bir ruh için bir baştan bir başa bütün tabiat, topyekün varlık ve umum eşya bir güzellikler meşheri, bir sanat ve bedîalar galerisi ve bir zevk u safâ seyrangâhıdır. Bu meşhere ve bu galeriye gönül gözüyle bakabilenler, bu seyrangâhı da iman nuruyla temâşâ edenler kendilerini cennetlere uzanan bir koridorda yürüyor sanır; sinelerinde duyup hissettikleri hakikat-i ezeliye cezbiyle çok defa kendilerinden geçer ve temâşâ iradelerini basiretlerine bağlayarak yeni ufuklara doğru koşarlar. Görüp tanıştıkları her varlıktan farklı bir merhaba alır, değişik mârifet dersleri dinler ve yol boyu uğradıkları canlı-cansız her varlığın dilinden, dudağından dökülen mârifet ve muhabbetleri yudumlaya yudumlaya dolaşır dururlar vadi vadi; selâm verir, selâm alırlar her şeyden. Daha bir yaklaştıklarını hissederler her adımda arkasından koştukları Hakikatler Hakikati’ne. Duyarlar hususî bir teveccüh gördüklerini ve âdeta O’ndan mesajlar alıyor gibi olurlar pekişen ve güçlenen imanları, mârifetleri sayesinde. Mevsimi gelince de, O’nu görüyor gibi olma ufkuna ulaşır ve görülmezleri görür, duyulmazları duyarlar ve ayrılmak istemezler bu zevk u şevk, mehâfet ve mehâbet koyundan.

54