İçeriğe geç

Gafiller, nimete nimet demez, ihsanı ihsan bilmez, ikaza kulak vermez; belâ ve musibetlere gelince, azıcık inançları varsa, onu da kadere verir ve takdiri taşa tutarlar; yoksa, tabiî sebeplere bağlar, temerrütlerine devam ederler. İş dönüp de ilâhî lütuflar söz konusu edilince, her şeyi kendilerinden bilir ve “ben, ben” diye nefes alıp vermeye başlarlar. Aksine işleri bozulup düzenleri alt üst olunca da, âh u vâh edip ellerini ovuşturur ve inlemeye dururlar. Ne var ki artık iş işten geçmiştir; geçmiş ve dünyevî perde kapanmış, yeni bir perde açılmıştır. Bu perde daha ürpertici ve daha müthiştir; evet, “Ahiret azabı çok daha çetin ve daha şiddetlidir.”2

Ama ne acıdır ki, gafil, ne burada başına gelenlerden ne de ötede kendini bekleyenlerden haberdardır; gafletle oturur, gafletle kalkar.. düşünmez bugünü-yarını.. tanımaz hakkı-hukuku, çiğner çiğneyebildiği herkesi.. bir fitne olur eser her yanda ve katar karıştırır her tarafı. Gücü yettiklerini ezerken, gafildir, düşünmez onu da ezecek bir güçlünün bulunduğunu. Kendince ters gördüklerini değişik ad ve unvanlara bağlayarak haklarken de kendi akıbetini hiç mi hiç hesaba katmaz. O, fevkalâde şımarık ve küstahtır. Zulüm ile âbâd olacağını sanır ama, kendini acı bir son beklemektedir; bu acı son en hafifinden hüsran ve nedamettir…

169