Çağımızda dinî duygu ve dinî düşüncenin yeniden ön plana çıkması, ne şundan ne de bundan; o, insanın kendi kendini yeniden idrak etmesinden, Allah’a olan ihtiyacından ve Allah’sız edemeyeceği hakikatinden; yani vicdanın sesinin duyulmasından, varlığın perde arkası sırlarının dışarıya sızmasından, Allah rahmetinin gönüllerimizde bir kere daha perdesiz, hâilsiz hissedilmesinden kaynaklanmaktadır.
Aslında gerçek bir ilim adamı ve gerçek bir mütefekkirin inançsız olması ve hele Allah’ı kabul etmemesi anlaşılır gibi değildir. Bir kere, “Zât-ı Ulûhiyet”i inkâr etmek için varlığın perde önü, perde arkası her hâline ıttılâ’ şarttır. Hiç kimse böyle küllî bir bilgiye sahip bulunduğunu iddia edemeyeceğine göre inkâra, cahilce ve aceleden verilmiş bir karar nazarıyla bakılabilir. Bu itibarladır ki, Allah’a inanmak değil, O’nu kabul etmemek insanın boyunu aşan bir mevzudur.
Bizdeki bir buçuk asırlık müstağriplerin, o anlaşılmaz tuhaflıklarından vazgeçerek bu gerçeği anlamalarını ne kadar arzu ederdim…