sözleri, her sinede yankılanır, herkes ötelere doğru bir adım daha atar gibi olur ve herkes sırlı bir vuslata çağrıldığını sanırdı.
Hemen her zaman bir serzâkirin rehberliğinde sevk u idare edilen bu halkalar, kuşlar gibi kanat çırparak sonsuzluğa ulaşma yollarını araştırırken, halkayı teşkil edenler ve pîr-i muğan bize hep güneş manzumesini hatırlatırdı.. ve bunların böyle döne döne Şemsü’ş-şumûs’a (güneşler güneşi) doğru yükseldiklerini tahayyül ederdik.
Sinelerden kopup gelen inanç ritimli sesler ve rikkat yüklü iniltiler dalga dalga çevreye yayılırken, en latîf ipeklerin yırtılışını andıran incelerden ince bir letafetle ruhlara haşyet salar geçer, sonra da ebedî yolculuğa azmetmiş kuşlar gibi gidip fezanın boşluğunda saklanırlardı. Veya biz öyle olduğunu sanırdık…
Tekye hemen her zaman, sanki ötelere seyahatin limanı ve istasyonu gibiydi.. oraya giden herkes, ruhunun kanatları ve o kanatların buudları ölçüsünde, esmâ ve sıfat âleminde gezinti yapmış ve zaman üstü bir yerlere girip-çıkmış gibi, duygularının şurasına-burasına bir kısım garip şeyler bulaşmış olma hissiyle geriye dönerdi.
Tekye, durmadan servet ve vâridâtını etrafa saçan, ikram duygusuyla dopdolu bir bonkör gibiydi.. müntesiplerine saçtığı uhrevî cevherlerde âdeta bir israf manzarası sezilirdi. Öyle ki, onun bu cömertliği karşısında hiç kimse kasdî mahrumiyetten bahsedemezdi.
Esasen tekye, ruh ve mânâsıyla ve var olduğu dönemler itibarıyla, hâlâ ruhlarımızda bir kandil gibi parıldamaktadır. Onun ışığıyla aydınlanmış nûrefşân geçmişimizi ve onun ruhlarımıza saldığı o pırıl pırıl dönemleri düşündükçe “gerçek hayat bu olsa gerek” diyor, içlerimizi çekiyoruz.