Bir zamanlar, tekyelerin ukbaya açık zebercetten iklimi sayesinde bu ülke bir baştan bir başa aşk solukluyor, heyecan solukluyor, fikir solukluyor ve her yöre âdeta uhrevî renklerle tülleniyordu. Dağ-bayır, köy-kent, şehir-kasaba kaynaşır gibi iç içe bulunduğu bu dönemde, her yanı o kadar canlı, o kadar baş döndürücü, o kadar büyülüydü ki görenler kendilerini bir rüyada sanırlardı.
Tekyenin mâbedi aşan ayrı bir füsunu da vardı; belki bu, mâbede resmiyetin karışmasından ve onun, kendine ait fonksiyonlarını bihakkın eda edemeyişindendi.. belki de başka bir şeydendi..? O her zaman aşkla, şevkle, heyecanla tüterdi. Evet, tekyede, ibadet saatlerinin dışında da, hemen her zaman onun özünden kaynaklanan bir güzellik, bir sihir ve bir ürperti duyulurdu. Biraz da tekyeye devam eden büyülü ruhlardan mıydı, neydi; insan kendini onun “üns” esintili iklimine atınca âdeta, yazın kavurucu sıcağından kurtulup, üfül üfül esen bir ormanlıkta, ruhlara inşirah veren bir çağlayanın başında ve rengârenk güzellikler arasında bulunduğunu sanır ve “oh!” deyip huzur soluklardı.