Artık, O bir güneş gibi hep başımızın üstünde dönüp duruyor; bizler de birer sızıntı gibi bağrımızı o ışık kaynağına açıyor, O’nunla bütünleşmek ve O’nda fâni olmak istiyorduk. O, gürül gürül bir çağlayan gibi gönüllerimize akıyor; bizler de kendimizi o ummana salıyor ve damlaya derya neşvesini duyuruyorduk. O, geçeceğimiz yollara ışık saçan güneşlere denk bir ışık kaynağı, bizler de o ilâhî meşale etrafında uçuşan birer pervane.. O, dünya ve ukba mutluluğunu atının terkisine bağlamış bir Kutlu Yolcu, bizler de O’nun âzat kabul etmez köleleri.. O hayatını karanlıklarla mücadeleye adamış bir ışık insan, bizler de bu kavganın “hayhuy”una dem tutan alkışçılar olmuştuk.. O’nunla dolup taşıyor, O’nu solukluyor, O’nu yudumluyor.. O’nun arkasından coşuyor, O’na intisabın gururuyla şahlanıyor ve O’nun zaferleriyle şahlanıp kendimizden geçiyorduk. Evet, O’nun sayesinde bir kere daha kefeni gömlek yapıyor, bir kere daha ölüm çukurundan kurtuluyor ve bir kere daha tipiden-borandan yakayı sıyırıp bahara eriyorduk…
Aslında bu, ilk değildi; son da olmayacaktı. Dünya kuruldu kurulalı, kışları baharlar, geceleri de gündüzler takip edip durmuştu. Biz ve zamanımız da bu “devr-i dâim”in dışında kalamazdık.. kalmadık da. Hatta eğer bizler, vefasızlık edip sebepler planında bir kenara çekilseydik, bir kısım vefalı gönüller hatırına yine her yana nurlar yağacak ve ilkinde olduğu gibi yine ışık gelip karanlığı boğacaktı.