Artık, esen rüzgârlar gül kokusu taşımıyor.. kuşlar, kuşçuklar neşeyle ötmüyor.. bülbüller hüzün mırıldanıyor.. akrepler kuyruklarını dikmiş nefretle dolaşıyor ve çalım satıyor.. yılanlar da ıslık ıslık yüreklere korku salıyordu. Evet, yeniden çemenler ağlamaya durmuş, yeniden goncalar zünnar bağlamış ve yeniden böcekler ağıtla inliyordu.. yeniden sesler hıçkırığa dönmüş, yeniden sevinçler sinelerde boğulmuş ve her yanda çığlık çığlık yeisin, kederin nağmeleri duyuluyordu.. yeniden gök-yer birbirinden kopuyor, arz başını alıp karanlıklar içinde yüzüyor ve yeniden sema belirsizleşip kaoslaşıyordu.. mesafeler merhametsiz ve gidip Kafdağı’na ulaşmıştı, emeller sarsık ve iradeler de felç olmuştu. Duygu ve düşünce tanımayan kaba ruhların üzerimize saldıkları zehirli oklar sinelerimizi delik deşik etmiş ve gözlerimizi de kan çanağına çevirmişti. Zayıf ruhlar sürekli sendeliyor, çelimsiz iradeler sağda solda geziyor ve oturmamış gönüller de tir tir titriyordu.. akıl hayret ve şaşkınlık vadilerinde tepetaklak, muhakeme de cinnet derelerinde hayale inci diziyordu. Dünya ve ukba saltanatının kapılarını açan sırlı anahtarları kaldırıp bir tarafa attığımız bu kapkara günlerde, altından hazinelerimize sırtımızı dönüyor ve gidip bakırcılar çarşısında cevher arıyorduk.
Bu sis ve duman içinde, kurnaz tilkiler aslan postuna bürünüp çalım satıyor; aslanlarsa gadr-ı hicranın demir pençesinde inim inim inliyor ve çaresizlik hırıltılarıyla acz besteliyorlardı.. saksağanlar uğursuz sesleriyle –dayansın kulaklar– habire nutuklar çekiyor; bülbüller, çorap gibi yuvaları içinde yutkunup duruyorlardı. Her yanda sessiz sessiz ahlar yükseliyor ve her yanda çaresizlik tesellisi içinde az buçuk canlılar dahi felç olup gidiyordu. Sabır fitneye yenik düşmüş, tevekkül ve Hakk’a itimat sebepler karşısında nakavt olmuş.. vicdan en tâli’siz günlerini yaşıyordu.