İçeriğe geç

Evet, bazen böyle bir temâşâ ile duygular o kadar incelir, tahayyüller o kadar yumuşar ve tasavvurlar o kadar zaman üstü bir hâl alır ki, insan âdeta, olmuşu, olacağı bir anda duyar ve mazinin müstakbeldeki tenasühlerini yaşar gibi olur.. olur da dünün çelikten sesleriyle yarının elmastan nağmelerini aynı anda dinler ve bu tek sesli, çok zamanlı koroyla kendini büyülü bir kısım zaman katmanları içinde bulur; her şeyin sırlara bürünüp aktığı bu iklimde duyduğumuz bütün sihirli sesler, sanki gelmiş geçmiş fâni cedlerimizin soluklarıymış da bilinmez bir büyü ile gelip gönüllerimizin en mahrem yerlerine akıyor gibi olur ve sinelerimizde hiç dinmeyen ebedî çağıltılar bırakırlar.

Bazen Türkiye’yi dinlerken, her şey o kadar neşe olup çağlar ki; insan, ruhunu saran bu uğultuların tedaileri ile, asırlar öncesini ve asırlar sonrasını aynı anda duyabilir ve bir sürü kaderî levhalar arasında lezzetten heyecana, aşktan fedakârlığa, faziletten diğergâmlığa kadar nelere nelere sahip olur.

İnsan, Türkiye’yi dinlerken, bazen her şeyi ırmakların çağıltısı, ormanların uğultusu, kuşların cıvıltısı ve bülbüllerin sesi gibi dinler.. bazen de her yanı velveleye veren mehterler ve gülbanklar gibi ordu nağmeli neşidelerle…

Bazen her şey, hayallerimizi o kadar saf, o kadar duru okşar geçer ki, insan bu cennetâsâ levhalar karşısında diz çöküp de: “Bu tablolar hiç değişmesin, bu seslerdeki âhenk hiç bozulmasın, hep böyle kalsın Allahım!” diyesi gelir.

Bazen poyraz biraz serince eser ve ümitlerimiz hazan korkusuyla yaprak yaprak sararır; ama bir bakarsın, hazana en açık yerlerde bile “gül açar, bülbül öter” çiçekler nara atar ve çemenler firdevs soluklar.

62