İçeriğe geç

Bu aydınlık dünyada geçmişin bağrından ve atalarımızın düşünce ırmağından çağlayıp gelen şeyler, hiçbir zaman ölü birer hatıra ve tarihin sayfaları arasına sıkıştırılmış birer vak’a raporu olmadığı gibi çok eskilerden gelen bu soylu millet ağacının, şanlı bir geleceği bağrında besleyip büyütmesi de kat’iyen bir hayal değildir. Aksine, şanlı cedlerimizden tevarüs ettiğimiz her şey, onların kalb ve his dünyalarının ayrı ayrı perdeden sesleri ve bin bir ibret sayfalarıyla mazinin belagatli bir lisanı olması itibarıyla, daima, yarınlarımıza ışık tutan birer meşale ve bizlere var olma yollarını gösteren birer rehber vazifesini göreceklerdir.

Bu anlayış sayesindedir ki, hemen hepimiz, ileride elde edeceğimiz bir aydınlık devir ümidiyle yaşar; hatta onu, hasretini çektiğimiz “Yitirilmiş Cennet” sayarak rüya ve hülyalarımızda, inançlarımızın kollarıyla yakalamaya çalışır; onun semalarında uçar, onun atmosferine dalışlar yapar, onun havasını teneffüs eder ve bütün bir ömür boyu ondaki yerimizi almak için çırpınır dururuz. Çırpınır dururuz; zira, kaderimiz Âdem Nebi’nin kaderi, cebren iskâna memur edildiğimiz yer eski dünyalara nisbeten mahzun Serendip; bizler ise, kadrini bilemeyip dün elden kaçırdığımız Cennetleri hasretlerle, iştiyaklarla anan, arayan batızedeleriz.

Evet, Âdem Nebi, Cennet’teki memnu’ meyveye el uzatınca yurdundan yuvasından oldu; kendini sıra sıra sıkıntı ve hasretler içinde buldu. Bizler ise, batının melun ve memnu’ meyvesi sayılan, onun medeniyet anlayışına, çarpıcı fanteziyelerine ve yalancı vaadlerine aldanarak her şeyimizi yitirdik ve milletler arası muvazene unsuru olma mevkiinden, devletler arası gülünçlerden gülünç en acınacak seviyeye düştük.

69