Onun hariminde her zaman, Cennetlerden esip gelen ve hakikate açık gönüllere dolan bayıltıcı, Firdevsî kokular duyulur. Her an dünyanın dört bir yanından koşup ona gelenler, onu gördükleri andan itibaren kendilerinden geçer ve bu umumî mihrabın etrafında, ışığın çevresinde raks eden kelebekler gibi pervaz eder durur ve bütün ışıkların hakikî kaynağıyla daha yakından temas yollarını araştırırlar. Kendinden geçmiş gönül erlerinin tavafı, zahiren Kâbe’nin çevresinde olmaktadır; hakikatte ise, bu deveran kalbe dayalı nurdan bir helezon içinde mekânsızlıkta cereyan etmektedir.
Onun iklimine ulaşan ve onunla buluşan âşık ruhlar, zaten özlerinde mevcut olan o yüksek düşünce ve tasavvurlarda daha da derinleşerek onun büyüsünü daha da bir başka duymaya başlarlar.
Böylelerinin nazarında Kâbe, Hak katındaki yeri, insanlar nazarındaki mânâsı, ruhu, özü ve değerleriyle onlara şiir söyleyen, nasihat eden, ders veren bir üstad hâlini alır ve onların ruhlarına sürekli bir şeyler fısıldar.
Kâbe çevresinde, her vazife ve mükellefiyetin kendine göre bir büyüsü vardır ve imanlı sinelerin, büyünün tesirinde kalmamaları da düşünülemez. Her lahza onun çevresinde dönen, zaman zaman büyüyen ve büyüdükçe bir sel hâlini alıp o mübarek mekânın her yanını dolduran tavaftaki ruhlar; o çağlayan içinde duydukları heyecan ve cezbe ile kendilerini bütün bütün unutur, ledünnî ve ruhanî bir başka âleme uyanırlar. Orada, her söz, her dua ve her yakarışta kendi aşk ve iştiyaklarının dile getirildiğini hisseder, kalblerdeki en mahrem duyguların, duyulmadık en mahrem kelimelerle seslendirildiğine şahit olur ve bütün ömür boyu, buradaki ses, ışık ve mûsıkîyle bütünleşen hislerle, en erişilmez hazları, en ölümsüz hatıralar içinde elde ederler.