Bu tertemiz dünyada, ahd u peyman yeniliyor gibi hep böyle mübarek mefkûrelerle haşr u neşr olan nesiller için gerilimin gevşemesi asla düşünülemezdi. En karanlık dönemlerde, yani herkesin müdafaadan ümidinin kesildiği yerlerde dahi bu mübarek nesiller, akla hayale gelmedik dasitanî kahramanlıklarla herkesi şaşırtabilirlerdi. Hatta denebilir ki, çobanların kurtlardan yana oldukları en tâli’siz dönemlerde dahi bu mübarek evlad-ı vatan, hep kendi olarak kaldı. Tarih şuuruna ters şeylere baş kaldırdı. Hasımlarıyla yaka paça oldu, hesaplaştı.. sarsılmadı, ye’se düşmedi ve bir lahza bile fütur getirmeden, dünle bugün arasındaki münasebetleri araştırdı ve geçmişin kanaviçesine göre mutlu geleceğini işleyip durdu.
Yakın geçmişin, dolayısıyla da eski şehirlerimizin bir kısım kusurları yok değildi. Meselâ: O günün mektepleri olan medreseler ihtiyarlamış, bir ölçüde fonksiyonlarını yitirmiş, muasırlarının ilim, teknik ve teknolojileriyle hesaplaşacak hâlleri kalmamıştı. Zamanın tefsirine göre bir bakıma, saf dışı bırakılan, muhakeme ve akl-ı selimden de müspet puan alamayan eskinin bu kudsî yuvalarıyla artık çağımızla yarışmamız mümkün değildi ve bu beklenmemeliydi de… Ne var ki, bütün menfi yanlarına rağmen, eskinin bu aydınlık yuvaları inanç, istikamet, millet ruhu ve tarih şuuru gibi öyle önemli dinamiklere sahip idiler ki; yakılıp yıkılacağına, günümüzün mantık ve felsefesine göre ıslah edilebilselerdi, belki de milletçe maruz kaldığımız bu günkü kültür bunalımı içine girilmeyebilirdi…