İçeriğe geç

Zaten o günlerde bizler, sadece hülyalarımızda yaşadığımız o tılsımlı dünyalara, adalet ve hakkaniyetin atlas iklimine, eksiksiz, kusursuz inancın ak yoluna girmeye karar verseydik de giremezdik. Zira, bütün köprüler yıkılmış, yollar da perişandı… Ne bir ses, ne bir soluk, ne bir rehber, ne de bir ışık yoktu. Tûr dağının sağında solunda Sâmiriler’in pusuları, Hira’ya giden yollarda da Ebu Cehil’lerin gayz u tuğyanı vardı. Henüz görünürlerde ne duyan, ne anlayan, ne de bu yanlışlıkları göğüsleyecek bir kahraman yoktu. Hamza’ların, neyin avcılığını yapmaları gerektiğini henüz bilemedikleri; Ömer’lerin, uyku mahmurluklarını henüz üzerlerinden atamadıkları o günlerde, ne anlayışsızlığın tepesine inecek bir yumruk, ne de mantıksızlığa başkaldıracak bir dimağ yoktu.

Bütün bu dizi dizi yoklukların en ızdıraplısı, en acısı ise, sağda-solda tantana ile ilan edilen “insan hakları”, “demokrasi”, “vatandaşlık” gibi hemen herkese serbest teneffüs hakkını veren mefhumlardan istifade etme imkânı da yoktu. Nihayet, bütün bu yokluklardan kısa zamanda sıyrılıp çıkmanın, hatta bu uğurda bir kısım civanmertlik ve fedakârlıklarda bulunmanın yolu da yoktu.

Bu arada ihtiraslarımız, zaaflarımız kaderimizdeki bu yokluklarla birleşince, ümitlerimiz delik deşik oluyor ve kendimizi bir kördüğüm tâli’in pençesinde hissediyor; hissettikçe de gevşiyor, çöküyor ve dağılıyorduk. Heyhât! O günlerde bizi derleyip toparlayıp imanın, aşkın, heyecanın potasında birleştirecek bir el de yoktu.

Ya şimdi, bu türlü yokluklardan, mutlak mânâda, bahsedebilir miyiz? Vâkıa elde edilmesi gerekli olan daha bir sürü şey var; ama, bunlar destan seviyesindeki o eski yoklukların yanında deryada katre kalır.

108