Bu inanç ve ümit ufkunda müşâhede ettiğimiz her manzara, duyduğumuz her ses, karanlığa kapanmış ruhlarımızda, iç içe girmiş perdeleri, üst üste asılmış peçeleri kaldırır gibi, ötelerin kendine mahsus alabildiğine aydınlık, alabildiğine yumuşak, vicdanlar kadar duru, ruhî hazlar kadar zevkli, sükûnet tüten ve ayları, günleri, saatleri, dakikaları olmayan vadilerinde gezdirir bizleri…
Gönüllerde esen bu tatlı sessizlik, sanki daha evvel ruhlarımızda sezip duyduğumuz ve bir tentene arkasından hep seyredegeldiğimiz, yarı “gayb” yarı “hâzır”, büyüleyici hülya âlemlerinin içine çeker bütün duygu ve düşüncelerimizi.
Artık bütünüyle ruhun bir temâşâ zevkine erdiği bu noktada diller susar, gözler kapanır, kulaklar duyduklarını duymaz olur. Ve her şey kalbin diliyle konuşmaya başlar. Duygular, düşünceler, sevinç buğuları hâlinde insanın her yanını sarar; inanca, ümide, iyilik ve güzelliklere uyanan ruh, bu baş döndürücü ve göz kamaştırıcı meşherler karşısında kendini Cennet bahçelerinde tenezzühe çıkmış gibi hisseder ve mest olur.