İçeriğe geç

Aşk ile çıkıp revan olanlara; yürüyüp rehberini bulanlara, dağlar dümdüz, ovalar da pürüzsüz olur. Şimşek gibi aşar giderler kan-revan deryaları. Cehennem ateşini söndürürler semtine uğradıklarında… Onların, takılıp yolda kalmaları, yürürken vazgeçip geriye dönmeleri asla bahis mevzuu değildir. “Halktan Hakk’a seyran eder, asla sapmazlar. Dikenli yolda tayeran1 eder, dikenlere basmazlar. Ölüme, ecele dost gibi bakar asla korkmazlar. Kabre gülerek girer, kat’iyen ürkmezler. Orayı, ejder ağzı, vahşet yatağı, hiçlik boğazı görmez; aksine orayı; ahbaba kavuşturan bir rahmet kapısı, nur kapısı, Hak kapısı görür” tereddüt ve telaşa kapılmazlar…

Bir de, gittiği hedefi terk edip dönenler, gündüz gözü yolunu yitirenler, bir dikende takılıp kalan, bir tümseği aşamayan tâli’sizler de vardır bu yollarda. Yolda yürümenin zevkine erememiş ve bu mihnet yurdunu ebedî zannederek ikamete2 karar vermiş böyle bahtsızlar için, yürüyecekleri kaldırımların yıldızlardan örülmesinin bile bir mânâsı yoktur.

Her yolun zevki, safası olduğu gibi; çilesi, ızdırabı da vardır. Hele bu yol sonsuzlukla kucak kucağa ve iç içe ise…

Evet, ebedî mutluluk bir ulûfe3 olmayacağı gibi sonsuz nimetler de bir buluntu değildir. Aksine, her saadet, aşılması çok zor sarp tepelerin arkasında ve her nimet de, bin konağı olan, uzun bir yolun en son durağındadır.

Evet, her nimet, upuzun külfetlerin gelip geçtiği yollarda gelişir ve her saadet de, bir sürü mahrumiyetlerden sonra elde edilir.

Mısır’a hükmedebilmek için, kova gibi kuyuya salınmak, bir tutsak gibi esir pazarlarında dolaştırılmak ve bir mücrim gibi zindanlara atılmak şart ise, bunu değiştirmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Ve bunları görüp tatmadan da asla hedefe varılamayacaktır.

57