İçeriğe geç

Bu efsanevî ruh, asırlarca, bünyesini tahrip etmek isteyen bin bir paradoks karşısında yerinden oynamamış ve hep Malazgirt’teki, Kosova’daki ve Çanakkale’deki aşılmazlığıyla kendini korumuştu. Onun bu heybetli görünümü –az dahi olsa– ruhuna cemre düştüğü ve köküne yabancı bir kurdun, bir “dabbetü’l-arz”ın musallat olduğu zamana kadar da devam etmişti. O günden sonra ise, artık o, içten içe yanan ve kömürleşen bir ulu çınar hâliyle, kendini yenileyemiyor ve dirilemiyordu. Yaşlanmıştı. Vefasız dostları, amansız hasımları vardı.

“Dost bî-pervâ, felek bî-rahm, devran bî-sükûn;Dert çok, hemderd yok, düşman kavî, tâli’ zebûn.”(Fuzulî)

Tam bu bin bir kâbusun kol gezdiği dönemde idi ki; ortalığı bütün şiddetiyle beşinci kol faaliyetleri kapladı. Erotik1 düşünceye masumiyet hil’ati giydirildi. Şehvet, en mergub bir meta hâline getirildi ve gençlik âdeta bir hezeyan topluluğu oldu. Artık kendi ruh köküne bağlı olanlar “dogmatist” ve “formalist”2 diye damgalanıyor; millet ve vatanını sevmek ayıp sayılıyordu. Bir “şirzime-i kalil”3 her Allah’ın günü, çalakalem, millî ruhu ibtizal4 edici yazılar yazıyor, milleti kendinden kaçar ve kendine yabancı hâle getiriyordu.

Bu olup bitenler karşısında, temiz Anadolu halkı, ya kendine has sabır ve tahammül içinde beklemede veya hüsnü niyetin verdiği duru anlayışla, bütün bu acayiplikleri “bir suskunluk içinde” karşılamaktaydı.

Birer ruh sefaleti ve aşağılık duygusu timsali sayılan zavallı “entelijansiya”mızın durumu ise, bütün bütün yürekler acısıydı. Ona göre, şahsiyet gamzeden öze ait her nağme ordubozanlık; müstağriplik hesabına söylenen her türkü, Türk’e yücelik kazandıran bir madalyaydı!

127