gibi meşhur filozoflara aittir. İşittiğim sesler, İbni Sina ve Farabî gibi dâhilerindir. Evet, İbni Sina’nın bazı sözlerini, hükümlerini bazı yerlerde görüyordum. Fakat sonra izleri tamamen kayboluyordu. Daha ileri gidememiş, demek ki boğulmuşlardı. Her neyse, seni meraktan kurtarmak için hayalin altındaki hakikatin bir köşesini gösterdim. Şimdi yolculuğuma dönüyorum:
Biraz daha gittikten sonra baktım ki, elime iki şey verildi. Biri bir lambaydı, o yeraltı mağarasının karanlığını dağıtıyordu. Diğeri ise büyük kayaları, dağ gibi taşları parçalayıp bana yol açan bir âletti. Kulağıma, “Bu lamba ve âlet, sana Kur’an’ın hazinesinden verilmiştir.” dendi. Her neyse, çok zaman öylece gittim. Sonunda baktım ki, öteki tarafa çıkmışım. Gayet güzel bir bahar mevsiminde bulutsuz, güneşli bir gökyüzü, ruhu okşayan bir rüzgâr, hayat kaynağı lezzetli bir su… Şenlik içinde bir âlem gördüm. “Elhamdülillah” dedim. Sonra anladım ki, ben kendi kendime mâlik değilim. Biri beni imtihan ediyor.
Ardından kendimi yine önceki vaziyette, o büyük çölde, boğucu bulutların altında gördüm. Bir şey beni başka bir yola sevk ediyordu. Bu defa yerin altında değildim, yeryüzünü kat edip öteki tarafa geçmek için gidiyordum. O yolculuğumda öyle acayip ve hayret verici şeyler görüyordum ki, tarif edilemez. Deniz bana hiddetleniyor, fırtına beni tehdit ediyor, her şey zorluk çıkarıyordu.
Fakat yine Kur’an’dan bana verilen bir vasıta ile hepsini sağ salim geçiyordum. Yol boyunca her tarafta başka yolcuların cenazelerini görüyordum. O yolculuğu bitirenler, ancak binde birdi. Her neyse... O bulutlardan kurtulup zeminin öteki yüzüne geçince güzel güneşle karşılaştım. Ruhu okşayan havayı teneffüs ederek “Elhamdülillah” dedim. O cennet gibi âlemi seyretmeye başladım.
Sonra anladım ki, bir zât var ve beni orada bırakmıyor. Başka bir yolu gösterecekmiş gibi beni yine bir anda o dehşet verici çöle getirdi. Baktım ki, yukarıdan tıpkı asansörler misali inmiş çeşitli tarzlarda uçak,