İçeriğe geç
Sözler

hayat ve şuur bu kadar mühimdir. Ve madem şu âlemde açıkça görüldüğü gibi mükemmel, kusursuz bir düzen vardır. Ve kâinatta sağlam bir mizan, hükmeden bir ahenk görünüyor. Hem madem şu biçare, perişan küremiz, başı dönmüş zeminimiz, hadde hesaba gelmez, ruh ve idrak sahibi bu kadar canlıyla doldurulmuştur… Elbette yanılmaz bir sezgiyle, şüphesiz bir şekilde, şu gök saraylarının ve yüksek burçların da kendilerine uygun, canlı, şuur sahibi sakinleri olduğu anlaşılır. Balık nasıl suda yaşarsa, güneşin ateşinde de öyle yaşayan nuranî varlıklar bulunur. Ateş, ışığı yakmaz, hatta onu kuvvetlendirir. Madem ezelî kudret, açıkça görüldüğü gibi, en basit maddelerden ve en katı maddî unsurlardan sayısız canlıyı, ruh sahibi varlığı yaratır, katı maddeleri hayat vasıtasıyla, onlara gayet önem vererek latif maddelere çevirir, hayat nurunu her şeye çokça serper ve şuur ışığıyla pek çok şeyi yaldızlar. Elbette o Kadir ve Hakîm Zât, kusursuz kudretiyle, noksansız hikmetiyle; ışık gibi, esir gibi ruha yakın ve münasip olan başka akıcı, latif maddeleri de ihmal etmez; hayatsız, cansız, şuursuz bırakmaz. Aksine ışıktan, hatta karanlıktan, esîr maddesinden, mânâlardan, havadan ve hatta kelimelerden, canlı ve şuur sahibi sayısız varlığı yaratır. Hayvanların farklı cinsleri gibi çok çeşitli ruhani varlıkları o akıcı, latif maddelerden vücuda getirir. Onların bir kısmı melek, bir kısmı da ruhaniler ve cinlerdir.

Sayısız meleğin ve ruhaninin varlığının ne kadar açık, onları kabul etmenin ne derece hakikat ve akla uygun olduğunu; kabul etmemenin ise Kur’an’ın bildirdiği gibi, hakikate ve hikmete ne kadar zıt bir hurafe, bir dalâlet, hezeyan ve divanelik olduğunu şu temsile bak, gör:

Biri bedevi ve vahşi, öteki medeni ve aklı başında iki arkadaş İstanbul gibi muhteşem bir şehre giderler. O medeni ve muhteşem şehrin uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük, fabrika gibi bir binaya rastlarlar. Görürler ki, o bina amelelerle, sefil ve miskin adamlarla dolu… Adamlar o tuhaf fabrikada çalışıyor. Binanın etrafında ise canlı varlıklar bulunuyor. Fakat onların geçim kaynakları ve hususi hayat şartları birbirinden farklıdır. Mesela bir kısmı sadece bitkilerle beslenir. Diğer bir kısmı balıktan başka bir şey yemez. O iki adam, bu hali gördükten sonra bakarlar ki, uzakta binlerce süslü saray, yüksek köşkler var. O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve meydanlar bulunuyor. Fakat uzaklıkları, gizlenmeleri veya adamların gözlerinin zayıflığı sebebiyle

616