İçeriğe geç

Ebû Dâvûd ve Nesâî, Ebû Hüreyre’den rivayet ediyorlar: Allah Resûlü, mescitte ashabıyla sohbet etmiş ve tam hücre-i saadetine çekilmek üzere iken bir bedevinin, Allah Resûlü’nün cübbesini arkadan çekerek:

يَا مُحَمَّدُ، اِحْمِلْ لِي عَلَى بَعِيرَيَّ هٰذَيْنِ فَإِنَّكَ لَا تَحْمِلُ مِنْ مَالِكَ وَلَا مِنْ مَالِ أَبِيكَ

dediği duyuldu. Yani: “Yâ Muhammed! İki devemi de yükle. Zira sen, ne kendi malından ne de babanın malından veriyor değilsin.”

Bu ne küstahlık, bu ne terbiyesizlikti! Allah Resûlü’ne mücerret ismiyle hitap etmekle başlayan bu saygısızlık, diğer dedikleriyle devam etmişti. Derken yine sahabe kükredi; belki Hz. Ömer’in sesi tın tındı, âdeta tansiyon yükseltmek için “Bırak, şunun başını koparayım yâ Resûlallah!” diyordu. Ancak, Allah Resûlü’nün, ashaba hitaben: “Bu adama istediğini verin.” buyruğu, onları yatıştırmıştı. 460

Düşünün ki, Allah Resûlü’nün, o insanı incelerden ince hâle getiren sohbetinden sonra böyle bir davranış, davranış sahibinin nasıl bir kalb katılığına ve nasıl bir karaktere sahip olduğunu göstermesi bakımından yeter. Zira, Allah Resûlü’nün sohbetleri, ne bir veli ne de bir mürşidin sohbetine asla benzemez. Aslında bu ham söz ve bu yırtık beyanla o sohbetteki ferah-fezâ havayı duyurabilmemiz mümkün değildir. Fakat herkesin bilebileceği bir hakikat vardır ki, o da, Allah Resûlü’nün, sohbetlerinde, kendi varlık atmosferinin üstünden bir menfez açıp, Hak’tan gelen tecellîlere ayna hâline getirdiği vicdan ve kalbiyle, huzurunda oturanları bir hamlede, bir nefhada, o değiştirici insibağ yoluyla zirvelere çıkarmasıdır. Evet, çok kısa dahi olsa O’nun huzurunda bulunabilenler, beşerin ulaşabileceği en seçkin yerlere sıçramışlardır.

401