Kur’ân’ın aydınlık dünyasında varlık-eşya-tabiat birdenbire farklılaşır ve ayrı bir şekil alır.. insan ve onun maddî-mânevî duyguları ayrı bir derinliğe ulaşır.. akıl, o mucize beyan sayesinde her şeyi olduğu gibi görme seviyesine yükselir.. kalb onun ışıktan atmosferinde tam inkişaf edip gelişebilir.. ruh da, ancak onun vâridâtıyla kanatlanıp kendi “arş-ı kemâlâtı”na yükselebilir.. yükselip her şeyi gönül sultanlığına bağlayabilir. Bu, dün hep böyle olmuştu, bugün de böyle olmaktadır, yarın da böyle olacaktır. Elverir ki mü’minler, duygu, his, şuur ve idraklerinin yanında onu, indiği dönemdeki tazeliği, safveti, nûrâniyeti ve muhataplarının gönüllerinde hâsıl ettiği heyecanla tam duyabilsinler.
Zaten, duyabilenler için onun soluklarında sürekli bir aşk u heyecan ve bir şevk u iştiyak duyulagelmiştir. Onu gönül kulağıyla dinleyenler, her zaman ondan yükselen bir “ba’sü ba’del mevt” çağrısıyla irkilmişlerdir.
Evet Kur’ân, temel esprisi itibarıyla farklı bir cihad düşüncesiyle gelmişti; insanları, kendilerini tanımaya uyarma cihadı; bütün varlıkla münasebete geçme cihadı; cismânîliğe ve nefsânîliğe baş kaldırma cihadı; muhataplarının kendi içlerinde kendilerini fethetme cihadı; düşmanlığa, kin, nefret, şehvet, garaz, ihtiras ve kıskançlık gibi.. insanı alçaltan bütün kötü duygu ve tutkulara karşı tavır belirleyip tetikte bulunma cihadı; herkesin kendini bir yüksek mefkûreye bağlaması cihadı; bütün korkuları ve beklentileri aşma cihadı; dünyayı ahiretin bir intizar salonu kabul edip öteleri ihya ve burayı da ötelere bağlı imar etme cihadı.. ve daha bir sürü cihad…