Hususiyle talim ve terbiyede neslimize karşı müsamahanın yeri çok büyüktür. Asrımızda irşada, ikaza ve hidayete erdirilmeye çok ihtiyacı olan bir nesil mevcuttur. Bu nesle karşı anlayışlı olmazsak, onları dinlemez ve onlara karşı tolerans gösteremezsek, kimseye bir şey anlatmamız mümkün olamaz. Mesela, bir şahıs düşünün ki fevkalâde bir istidat ve kabiliyeti var ve bir şey anlatıldığı zaman da dinleyecek gibi görünüyor; ama ilk davranışları –af buyurun– biraz terbiyesizce ve küstahça. Bütün bunlara rağmen ona bir şeyler anlattıktan sonra o da anlattıklarınızı mâkul kabul ediyor, elinizi sıkıyorsa, kısmen inadı kırılmış, tereddüde düşmüş ve bir başkasının bir şeyler anlatmasına hazır hâle gelmiş sayılır. Bu arada bazen o kimse size ve mukaddesatınıza karşı yabancı, acemi ve yabani davranışlarıyla sizi içten içe rencide de edebilir. Ben, şimdiye kadar bunun onlarcasına şahit olmuşumdur. Adam, bacak bacak üstüne atmış ve “Şu Tanrı denen şey nedir? Bana ondan bahset!” demiştir. Her ne kadar bu, insanı çileden çıkaran bir soru olsa da size düşen hoşgörülü ve müsamahalı olmaktır.
Asr-ı Saadet’te Mefhar-i Mevcudat Efendimiz’in yanına gelerek, şiddet ve hiddet gösterip O’ndan davasından vazgeçmesini istedikleri de olmuştu. Ama O, hep dengeli olmuştu. Evet, Allah Resûlü’nün “Lâ ilâhe illallah”ı ilanı gibi “Muhammedün Resûlullah” demesi ve peygamberlik vazifesi olarak kendisine tevdi edilen şeyleri yapması, Allah karşısında hem insanlığının, hem “Muhammedun Resûlullah”, hem de eşref-i mahlûkat olmasının gereğiydi. Binaenaleyh Efendimiz, bunların hiçbirisinden vazgeçemezdi. Nitekim vazgeçemeyeceğini Ebû Talip’e: “Güneş’i bir omuzuma, Ay’ı bir omuzuma koysalar, ben yine de bu davadan vazgeçmem.” ifadeleriyle hatırlatıvermişti.[1]