Evet, insan, ne kadar amel yaparsa yapsın, dağlar cesametinde böyle bir amel, eğer ihlâslı yapılmamışsa, Allah tarafından kabul edilmeyecektir. Sıra ilim ehline gelir, “Sen niçin bu ilmi edindin?” diye sorar Allah. O, “Seni anlatmak için yâ Rabbi.” cevabını verir. Allah, ona “Hayır! Sen, falan çok biliyor, ne güzel Kur’ân okuyor, büyük âlim desinler diye yaptın bunu.” diyerek susturur.. ve sanki ona, “Git, mükâfatını onlar versin.” der gibi olur.[1] Malını infak eden için de aynı şeyler geçerlidir. O da aynı şekilde, niyeti sağlam ve ihlâslı değilse aynı itâba maruz kalır.
Evet, ihlâs çok önemlidir; onda öyle bir sır ve öyle bir kuvvet vardır ki, arzu ve emellerinde samimiyetle istediği şeyi Cenâb-ı Hak, kâfire bile lütfeder. Nice inanmayan insan görülmüştür ki, onlar esbabın bi’l-külliye sukût ettiği yerde ızdırarî olarak Müsebbibü’l-Esbap’a dönmüş, hâllerini O’na (celle celâluhu) arz etmişler, O da onlara felâh vermiştir.
Canlı bir misal; uçak kazası oluyor ve uçak buzulların içine düşüyor. On-on iki saat sonra buzların içinden insanlar diri olarak çıkarılıyor. Başka bir örnek; zelzele oluyor, on gün sonra bir adamı taşların altından diri olarak çıkarıyorlar. Bu insanlara sorulduğunda: “Orada esbap bi’l-külliye sukût etti, Rabbime teveccüh edip O’na arz-ı hâlde bulundum.” diyorlar. Bu türden çok vak’a var ki, insan kırık kalbiyle Allah’a teveccüh edip “Yâ Rabbi, yâ Rabbi!” deyince Rabbi de “Lebbeyk!” diyerek onu sahil-i selâmete çıkarmıştır. İşte ihlâsta böyle bir kuvvet vardır.