Başka bir misal daha arz edeyim. İnsan yiyip de içinde hazmettiği metabolizma atıklarını dışarıya çıkarır. Bu çirkin bir fiildir. İnsan, “def-i tabiî yaptım” diyerek bu fiili Cenâb-ı Hakk’a isnat etmeyerek kendisine verir. Çünkü bunun mülk tarafı çirkindir. Bu itibarla da Zât-ı Akdes’in tenzîhine vesile olsun diye bunlar esbaba isnat edilir. Zaten esbap, Zât-ı Ulûhiyet’e isnadı çirkin olan bu tür şeyler, onlara isnat edilsin diye vaz’ edilmiştir.
Hayata gelince, hayatta ne insanı mahçup edecek ne de yaratılması yönüyle Allah’tan başkasına isnat edilecek bir durum söz konusudur. Çünkü hayatın muttarid (yeknesak akan) yönü dahi çok garip ve aciptir. Dahası hayat bugün hâlâ bir sır oluşunu devam ettirmektedir. Öyleyse hayatı sebeplere isnat etmek mümkün değildir. Hayat şu anda vardır; mülk yönüyle vardır ve sırtında bir cismi taşımaktadır. Melekût yönüyle de hayat, sebepler, illetler, hikmetler ve maslahatlar âleminde dahi ancak Allah tarafından yaratılmıştır. Çünkü bir hücreyi teşkil eden materyal meydandadır. Ne denli ve ne çeşit aminoasitler o hücreyi meydana getiriyorsa bunlar bilinmektedir. Ancak buna rağmen hâlâ bir hücre bile yaratılamamaktadır. (“Yaratılamamaktadır” ifadesini söylemek caizdir. Fakat “bir hücre yaratılmaktadır” sözünü söylemek caiz değildir.) Yaratılamamaktadır, çünkü bu işi Allah yaratır. İşte böylece ne mülk ne de melekût yönüyle hayatı esbaba isnat etmek mümkün değildir. Aslında hiçbir şeyin melekût yönünü esbaba isnat etmek mâkul değildir.
[1] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s. 552 (Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Maksad); Lem’alar s.410 (Otuzuncu Lem’a, Beşinci Nükte).