İçeriğe geç

Bu konuda Bediüzzaman’ın yaklaşımları da çok dikkat çekicidir. Onun bu konudaki düşüncelerini özetlemede yarar var: O, bizim geri kalışımız ve başkalarının ileriye gitmesini, bize ait bir kısım kusur ve seyyielere bağlar. Bunu biraz daha açalım; her mü’minin her sıfatının mü’min olması şart değildir. Bazı mü’minlerde kâfir sıfatları bulunabilir. Her kâfirin de her sıfatı kâfir olmayabilir. Bazı kâfirlerde mü’min sıfatlarının bulunması mümkündür. Meselâ tembellik bir kâfir sıfatıdır. Kahvehaneleri doldurup sabahtan akşama kadar oturmak da öyle. Sistem ve yöntem bilmemenin de mü’mine yaraşır yanı yoktur. Bir mü’min namaz kılıyor, oruç tutuyor olabilir; ama eğer o, kahvehanelerde zaman öldürüyor, sistemden, yöntemden de haberi yoksa, mü’min evsafı adına onu olumlu kabul etmemiz mümkün değildir. Allah’ın ilk emri “Oku”1 iken, okumadan nefret etmek bir kâfir sıfatı olsa gerek…

Şimdi gelin bir kâfir düşünün ki, hayatını disipline etmiş, program altına almış ve öyle metodlu çalışıyor ki, bir dakikasını bile zayi etmiyor. İşte bu kâfir, bir mü’min sıfatını hâiz sayılır. O, bir durakta otobüs beklerken kitap okuyorsa mü’mince bir iş yapıyor demektir. Eğer Allah (celle celâluhu), insanların ihraz ettikleri vasıflara göre hüküm veriyorsa –ki veriyor– kâfirde bir mü’min sıfatı olduğu takdirde onu galip kılması âdet-i sübhâniyesinin gereğidir. Tabiî, kâfir evsafıyla ittisaf etmiş bir mü’min için de bunların aksi söz konusudur.

76