Üç: Tenâsüb-ü illiyet prensibine uygun hareket edilmelidir. Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta cârî iki çeşit kanunu vardır. Bunlardan biri, “İrade” sıfatından kaynaklanan kanunudur ki, “O bir şey dilediği zaman sadece ‘ol’ der, o da oluverir.”2 âyeti, ona işaret eder. Diğeri ise, “Kelâm” sıfatından kaynaklanan Kur’ân-ı Kerim ve onun ihtiva ettiği esaslardır. O’nun emir ve iradesinden kaynaklanan kanunlar, kâinatta hükümferma olan “Sünnetullah”tır. Atomlardan galaksilere kadar bütün kâinat, bu kanunlarla işler ve hareket eder. Meselâ, yere atılan bir tohum hava, su ve güneşin etkisiyle büyüyüp dâne verir; bir çocuğun dünyaya gelmesi, anne-baba çiftinin birleşmesi sonucu olur vs…
Cenâb-ı Hak, bütün bu kanunlarla insanlara bir ders verir ve onların bu kanunları nazar-ı itibara alarak iş yapmalarını ister. Zira o kanunlar nazar-ı itibara alınmadan yapılacak iş ve hareketler, adem-i muvaffakiyetle sonuçlanacaktır. Bunun cezası da, ekseriyet itibarıyla dünyada verilecektir. İşte Müslümanlar, günümüzde bir bakıma bu kanunlara uymamanın cezasını çekiyorlar. İslâm’ın dışında olanlar ise, onlara riayet etmenin safasını sürüyorlar.
Burada arz edeceğimiz husus, dördüncü bir esas olarak kabul edilebilir. Nasıl ki Cenâb-ı Hak, atmacayı serçeye, kartalı küçük civcivlere.. musallat etmek suretiyle onların kabiliyetlerinin gelişmesini sağlamaktadır; aynen öyle de, kâfiri dünyada mü’mine musallat etmek suretiyle, onun kendisine gelmesini istemekte ve onu yeni arayışlara yöneltmektedir.
Dipnotlar
- 2 Bakara sûresi, 2/117; Âl-i İmrân sûresi, 3/47; Meryem sûresi, 19/35;…