İçeriğe geç

Demek ki, Müslüman daima tavr-ı leyyin, hâl-i leyyin, kalb-i leyyin, vicdan-ı leyyin, kavl-i leyyin içinde bulunmak mecburiyetindedir ki, gerçek bir irşad insanı olabilsin. Aksi hâlde, yani kendi iç aleminde yumuşamamış, erimemiş, Muhammedî ruh kalıbına dökülmemiş bir insanın her hâli ve tavrı sun’î ve yapmacık olacaktır ki, böyleleri belli bir süre tebessüm etseler de, damarlarına dokunulduğu anda, hemen kendilerini belli eder ve asıl mahiyetlerini ortaya koyarlar. Zaten bir yıldız böceği rasat ehlini ne kadar zaman aldatabilir ki?

Bu ölçüler içinde Hz. Mesih’in ahir zamanda yeryüzüne inmesi ve ümmet-i Muhammed’den birine iktida etme meselesini, onun, Muhammedî ruhtaki mevcut adaleti, re’fet ve şefkatiyle ayrı bir buuda çekmesi şeklinde anlamak mümkündür. Yani Muhammedîlikteki hakkaniyet ve itidalin, o işin müsaadesi ölçüsünde götürülebileceği yere götürerek “Dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönül kıranlara da gönülsüz olması” şeklinde teslim ve takdim edeceğini anlamak mümkündür.

Bu konuda asrın çilekeşi çok önemli bir örnektir! O hemen her zaman kendisine işkencelerin en acımasızını ve en insafsızını reva gören ehl-i dünyaya karşı bile bir girizgâh bulup iman hakikatleri anlatmaya çalışmış ve kat’iyen onlara darılmamıştır. Ashab-ı Uhdûd bu konuda ne güzel bir misâl teşkil ederler; hendekler kazıp, o hendeklerin içine itekleyenlere, ruhlarının ilhamlarını duyurmak için çırpınıp dururlar.

24