Evet, bizler bu hakikati şahıslar planında ele aldığımız gibi, devletler planında da ele alabiliriz. Meselâ, “Amerika, İngiltere, Almanya” derken zaman zaman üslûbumuzu sertleştirdiğimiz olabilir. Ancak şunu hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalıyız ki, ileride gidip Amerikalılara, İngilizlere, Almanlara diyalog teklifinde bulunmayı veya bazı gerçekleri anlatmayı, bazen de dini duygu ve düşüncelerimizi aktarmayı düşünüyorsak, daha bugünden sertliği bir yana bırakıp, onlara karşı kullanacağımız üslûbu iyi tespit etmek zorundayız. O hâlde her meselede olduğu gibi, bu meselede de mutlaka Kur’ân ve Sünnet’in ruhundan süzülmüş ölçü ve kriterlere müracaat etmemiz şarttır.
İsterseniz, Kur’ân’dan bir örnekle konuyu daha da müşahhaslaştıralım. Allah (celle celâluhu), Hz. Musa’ya (aleyhisselâm) Firavun’a gönderirken “Ona yumuşak söz söyle, belki düşünür.”1 diyor. Bu demektir ki, muhatabınız, sana ve kavmine yıllarca kan kusturan Firavun bile olsa, kendinizi yumuşak söz ve tatlı dille ifade etmelisiniz. Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da, Kur’ân-ı Kerim’in, muhatabın düşünmesini ve Allah’tan korkmasını “kavl-i leyyin”e bağlamasıdır. Şimdi bunu mefhum-u muhalifiyle ele alacak olursak, ondan “sertlikle üzerine giderseniz ne düşünür ne de haşyet duyar.” mânâsı çıkar. O hâlde muhatap kim olursa olsun, bir şeyler anlatabilmek için mülâyemet ve müsamaha vazgeçilmez şartlardır.
Dipnotlar
- 1 Tâhâ sûresi, 20/44.