* * *
Yalanın revaç bulduğu ve meydanlar onunla inleyip durduğu zaman hakikatin dili koparılmış sayılır.
* * *
Vicdan-ı umumî bir denize benzer; yalanlar onun ta ortasına kadar dahi sızsalar, yine onları toplar, sahile atar.
* * *
Yalanın, inkârın, tevilin, riyanın yüzüne tükürüp onları daima tahkir eden birisi varsa; o da vicdandır.
* * *
Yalan ve gösterişler gürültülü, hakikat ve samimiyet sessizdir. Yıldırımlar, gök gürültüsünden evvel hedeflerine varırlar…
Hikmet ve Fazilet
Fazilet, halk içinde minderde veya yerde oturur; gurur ise muhteşem koltuklara bile sığmaz. Gurur, kubbe görünümlü, tersine dönmüş bir kuyuya benzetilecek olursa, fazileti, ufka inmiş gibi görünen semaya benzetebiliriz…
* * *
Cehalet, gurura; hikmet, fazilete götürür. Gurur, cehaletin nesepsiz çocuğu; fazilet, hikmetin soylu evlâdıdır. Gurur, istibdat taraftarıdır; fazilet ise, hürriyet ve müsâvât…
* * *
Gurur, hep yalnızlık içinde dolaşır ve emsal arar; fazilet, emsalini bulmuşluğun huzuru içinde, sürekli halkla beraber olur.
* * *
“Zorla güzellik olmaz.” derler, doğrudur. Büyüklük de zorla olmaz. Bunların her ikisini de mâşerî vicdan tayin eder.
* * *
Bazı kimseler vardır ki, onlara göre kendilerini beğenenler “nikbîn” (iyimser), beğenmeyenler de “bedbîn” (kötümser)dir. Bunlar, birincileri takdir eder, onlara bağırlarını açarlar; ikincileri de yedi köy kovarlar. Doğrusu, yedi köy kovulması gerekli olan da işte bu “hodbîn”, yani bencillerdir.
* * *
Nikbîn, her şeyi iyi, bedbîn de her şeyi kötü görür. Bunların her ikisi de zararlıdır. İyiyi iyi, kötüyü de kötü görmek “hakikatbînlik”dir.