Mesela insanı, sonsuzluğun semalarında dolaştıran ve onu götürüp ta melekler âlemine ulaştıran namaz gibi ulvî bir ibadette, “Sübhâne Rabbiye’l-azîm”, “Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ”, “Rabbenâ leke’l-hamd” denmesi ne kadar enfestir ve ne kadar şâyân-ı takdir bir ameldir. Fakat bunları söyleyen kişinin, aklının köşesinden azıcık, “Ben bunları söylüyorum, başkaları da duysun.” düşüncesi geçerse, bu tesbihlerin kolu-kanadı kırılmış, geride bir kısım ölü kelimeler bırakılmış ve o güzel namaz ibadeti de ruhsuz bir kalıp ve müsemmâsız bir isim hâline getirilmiş demektir. Evet, insan bu tesbihleri yüzde bir bile olsa iradî olarak başkalarına duyurma mülâhazasına girerse, o kelimelerin ruhunu o ölçüde kaçırmış ve uçurmuş olur.
Tesbihat gibi, ezan okuma, kamet getirme ve namazda kıraatte bulunma vb. diğer bütün uhrevî amelleri bu çerçevede değerlendirebilirsiniz. Mesela bir insanın namaz esnasında kıraatin iç musikisine tâbi olarak kendini o çağlayanın içine salması başka bir şeydir, gırtlak ağalığı yaparak namazda kendini ifadeye kalkışması ise tamamen başkadır. Bilinmelidir ki, işin içine kendini katan bir insan yaptığı ibadetlerden kendisine ne kadar hisse ayırıyorsa, Allah’a ait hisseden o ölçüde eksiltmiş ve tıpkı kanatları kırpılan bir kuş hâline getirdiği o amelin uçup ötelere yükselmesini engellemiş olur.
O hâlde insan, yaptığı bütün amellerde ihlâs mülâhazasına kilitlenmeli; kilitlenip kötü örnek olmamak kaydıyla, dıştan bakıldığında hep mukassî görünmelidir. Yani dışarıdan ona bakan bir insan onu sıradan ve basit bir kulübecik gibi görmeli; fakat o, Dolmabahçe Sarayı’ndan daha göz kamaştırıcı, Topkapı Sarayı’ndan daha asaletli bir iç dünyaya sahip olmalıdır.
Muhasebe Serası