Fakat, Kur’ân-ı Kerim’in sabır, sebat ve nusret isteme ile alâkalı farklı yerlerdeki ifadeleri incelenirse görülecektir ki, sabr ü sebat sadece savaş meydanı ile alâkalı bir husus değildir. Sabır yalnızca belâya karşı olsa, belâ gelmeden sabır istemenin belâ isteme mânâsına geldiği kabul edilebilir. Ne var ki, tahammül etme, vazgeçmeme, aceleci davranmama, katlanması zor vak’alar karşısında dişini sıkıp dayanma… gibi mânâlara gelen sabır bir zaviyeden diyanetin yarısını teşkil eden çok önemli bir kalbî ameldir; o sadece belâlara münhasır değildir, onun pek çok çeşidi, derinliği, yanı vardır. Hazreti Üstad, belli başlı sabır çeşitlerini üç kategoride toplamış; hususiyle mâsiyetten uzak durmayı, musibetlere katlanmayı ve ibadet ü taatte devamlı olmayı nazara vermiştir.13 Bununla beraber, sabredilen hususlar itibarıyla sabır çeşitlerini çoğaltmak da mümkündür: Dünyanın cezbedici güzellikleri ve nefsi gıcıklayan nimetleri karşısında istikameti koruma adına sabır, belli bir vakte bağlı işlerde zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır, ermiş insanların can ü gönülden cemâl-i ilâhîyi arzu etmelerine rağmen dine hizmeti kendi nefislerine tercih ederek burada kalıp vazifeye devam etmeleri, her anı “Refik-i A’lâ” hülyalarıyla geçirdikleri hâlde O’nun takdirine rıza göstererek ölümü değil O’nun hoşnutluğunu istemeleri şeklindeki vuslata karşı sabır… bunlardan bazılarıdır.
Dipnotlar
- 13 Bediüzzaman, Sözler s.287 (Yirmi Birinci Söz, Birinci Makam, Üçüncü İkaz).