Eski Ahid’de Saul olarak anılan Tâlût’un ismi bazı kaynaklarda Süryânice Sayil ve İbrânice Savil şeklinde geçmektedir. Dolayısıyla, genel kanaat, “Tâlût” kelimesinin isim değil, İbranice bir lakap olduğu yönündedir. “Tâlût” güçlü, kuvvetli ve iri cüsseli mânâlarını içermektedir; maddî-mânevî kuvvetliliğe bir unvan gibidir.3
İsrailoğulları başlangıçta işi zenginlik ve kavmiyetçilik noktasından ele almış ve Tâlût’un hükümdarlığını tasvip etmemişlerdi. Onlara göre, içlerinden daha zengin, daha seçkin ve daha asil birinin komutan olması gerekiyordu. Cenâb-ı Allah, Tâlût’a hem maddî hem de mânevî yönden bir üstünlük vermişti; o, heybetli, güçlü, kuvvetli ve çok güzel suretli olduğu gibi, dinî, siyasî ve askerî işleri de bilen, idareciliğe kabiliyeti olan biriydi. Heyhat ki, İsrailoğulları her zamanki “seçkinlik” tutkusundan kurtulamamış ve daha soylu bir insanın tayin edilmesini istemişlerdi. Peygamberleri onlara seçimin Allah Teâlâ tarafından yapıldığını ima etmiş, Tâlût’un Hak indindeki yerine dikkat çekmiş ve devamla şöyle demişti: “Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekîne ile Musa veHarun’un mânevî mirasından bir bakiyye bulunan ve meleklerce taşınan bir sandığın gelmesidir. Eğer iman etmeye niyetli iseniz, bunda elbette sizin için delil vardır.”4 İşte, İsrailoğulları ancak o zaman Tâlût’un hükümranlığına razı olmuşlardı.
Dipnotlar
- 3 Bkz.: Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili 2/830.
- 4 Bakara sûresi, 2/248.