Bu mevzudaki tek tesellimiz, ashabı anlayan, onları akl-ı selimin temsilcileri sayan, bu numune-i imtisallerden hangisine tutunsa hidayeti bulacağına inanan ve sahabice yaşamaya çalışan kutlu bir neslin emarelerinin görülmesidir. Kanaat-i âcizanemce, günümüzün Kur’ân nesli ashab-ı kiramı anlamaya başlamıştır. Bu nesil, onlara “deli” nazarıyla bakmamakta ve “yaşanmaz bir hayat yaşadılar” demek suretiyle mesuliyetten kaçma gibi bir yanlışlığa düşmemektedir. Aksine, bu ümit tomurcukları, sahabeyi düşününce, “Allah’ın hoşnut olduğu bir hayat ortaya koydular; bereketli ömürleriyle bize hüsnümisal oldular; şayet, biz de onlar gibi yaşarsak, işte o zaman hem ruhta ve mânâda diriliriz hem de bütün insanlığa diriliş nefhedecek bir keyfiyete ereriz!” demektedirler. Bu da düşünce çizgisinde ve tasavvurda bir yakınlaşma olduğunun alametidir. Bu mefkûre kahramanları, selef-i salihîne “deli” demedikleri ve ashabın davranışlarını gayr-i mümkün, gayr-i mantıkî ve gayr-i makul telakki etmedikleri gibi, onların mü’minlere yakışanı en makul şekilde yaşadıklarına inanmaktadırlar; dolayısıyla, kendi haklarında da “Herhâlde bunlar ahirete inanmıyorlar!..” denilmesine mahal bırakmamaktadırlar.
Haddizatında, dininden dolayı yer yer cinnet ve hafakanlara girmeyen kimselerin diyanetleri açısından kemâle ermeleri mümkün değildir. İslâm hakikatinin mecnunu olmayanların da, insanlığa ebediyet şerbeti sunmaları imkânsızdır. Binaenaleyh, bu duygularla meşbu bulunduğum bir gün şöyle dua etmiştim Rabbime: “Allahım, Senden iman davasına meftun deliler istiyorum; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun beyanı içinde, din ve diyanetinden dolayı kendisine “mecnun” denilecek dostlar ver bana. Kendi çıkarlarını hiç düşünmeyen, makam-mansıp, mal-mülk, şan-şöhret ve servet ü saman sevdasına düşmeyen beş-on yârân ver. Ne olur Rabbim! Senin hazinelerin geniştir; dilersen isteyene istediğini verirsin; bana da dininin delisi beş-on insan ver!”