İçeriğe geç

Diğer taraftan; daha önce de imalarda bulunduğum gibi, sahabe-i kiram devrinde marzi-i ilâhî en birinci esastı. Ashabın hemen hemen bütün muhaverelerinin mevzuu Cenâb-ı Allah’ın muradını anlama, O’nun rızasına muvafık hareket etme ve hoşnutluğunu kazanma etrafında dönüp dururdu. Onlar, karşılaştıkları her meseleye “Ne yapsak ki Rabbimiz’in istediğine uygun hareket etmiş olsak?” sorusuna cevap arayarak yaklaşırlardı. Kelâm-ı İlâhî’ye karşı kalb kapılarını sonuna kadar açar ve “Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlama” hususunda benzersiz bir gayret ortaya koyarlardı. Evet, sahabenin, Allah’a fevkalâde bir merbutiyeti vardı. Onlar, küfre ve nifaka götüren şeylerden, yılandan çıyandan kaçar gibi kaçarlardı. Amellerine marzi-i ilâhîden başka hiçbir maksadın girmesine rıza göstermezlerdi; öyle ki, –meselâ– birisi hicret ederken dünyayı düşünmüş olsa, o kişinin nifak sıfatı taşıdığına inanırlardı.

Gerçekten İnanıyor muyuz?!.

Sahabe-i kiramı takip eden kuşağa “tâbiûn” denir. Bu kuşağa tabiûn (izleyenler, tâbi olanlar) denmesinin sebebi, hem ashab-ı kiramdan hemen sonra gelmiş olmaları hem de sahabeyi büyük bir titizlik, ciddiyet ve itina ile takip etmeleridir. Bu dönemin büyükleri, İslâm’ı en doğru şekilde anlayıp yaşamış olan Peygamber dostları tarafından yetiştirilmişlerdi. Sahabe devrinde rastlanmayan pek çok fikrî cereyana ilk defa onlar muhatap olmuş; bu akımlarla mücadele ederek, sahabeden devraldıkları sahih İslâm anlayışının zedelenmemesi ve gelecek nesillere doğru aktarılması konusunda mühim hizmetlerde bulunmuşlardı.

298