İçeriğe geç

Nasıl olmasın ki, Kur’ân’ın sâdık bir talebesi kendi aşk, şevk, heyecan ve tutkularının ötesinde başkalarını da terkisine alıp sonsuza taşıma azmindeki bir ebediyet süvarisidir. O, düşünce dünyasına göre mefkûreleştirdiği ufka doğru ilerlerken, başkalarının realite dedikleri pek çok şeyi çiğner-geçer; çiğner-geçer de bir kısım mefkûrezedeler onu deli sanırlar. Çünkü, onda her zaman derin bir teessür vardır ve o teessürün günlerce burkuntular meydana getirdiği de olur, ama o kudsî bir hüzündür. Evet, yeme, içme gibi beşerî ihtiyaçları ona unutturan, zevkin her çeşidini ayakları altına aldıran bu hüzün, ayanlardan ayanı gözsüzlere gösterme, kalbsizlerin pinhan saydığı Mutlak Nur’u paslı gönüllere ulaştırma teessürüdür.

Herkes inandığı ölçüde gönlünde bu hüznü duyar ve herkes imanı nispetinde malıyla, canıyla, bütün imkânlarıyla Hak yolunda hizmete koşar. Allah’ın yüce adının her tarafta şehbal açmasının lüzumuna ve Resûlullah’ın nam-ı celilinin sinelerin dermanı olduğuna kim ne kadar inanıyorsa, işte o kadar kendisini davaya adar ve o nispette dine hizmet heyecanıyla dolar. Bu itibarla, sahabe efendilerimizin imanı ve İslâmî heyecanı tarife gelmeyecek kadar büyüktür. Öyle ki, onlardan hangisine kulak verilse, “Sadece malı-mülkü feda etmek ne ki; ah keşke, yüz canım olsaydı da hepsini Allah yolunda verseydim” dediği duyulacaktır.

İslâm’ın Mecnunları

295