İçeriğe geç

Ayrıca, Kur’ân’ı sana, insanlarla münasebetlerinde sıkıntıya düşmene ve ona inanmıyorlar diye üzülmene bir sebep olarak da göndermedik. “Onu, Allah’tan korkanlara, Yaratan’a saygıduyanlara bir öğüt, bir uyarıcı olarak indirdik.”7 Senin vazifen tebliğ ve temsildir; insanları inandırmak şe’n-i rubûbiyete ait bir iştir. Kur’ân’ı, ön yargısı bulunmayan, istifade etmeye açık duran, potansiyel olarak insanın içinde haşyet hâsıl edebilecek şeyleri duyduğu zaman içi haşyetle dolan ve mânevî değerlere karşı saygı hissini bütün bütün kaybetmemiş olan kimseleri inzar edesin diye inzal ettik. Sen bu ilâhî beyanın ışığında insanlara yol göstereceksin, onun rehberliğini kabul edip onun yolunda gidenler de saadete erecekler. Fakat onu kabul etmeyenlere zorla kabul ettirmek senin vazifen değildir. Hem üzülme, o nasipsizlerden dolayı sen tâli’sizliğe düşmeyecek ve bahtsız kalmayacaksın. Zira, gönlü haşyetle dolu nice tâli’liler Hakk’ın çağrısına koşacak; ona inananlar senin göz aydınlığın olacak.

Evet, bu âyet-i kerime bütün bunları ve daha başka derin mânâları ihtiva etmektedir. Allah Resûlü’nün, ister ümmet-i davetin isterse de ümmet-i icâbetin genel tavır ve durumları karşısındaki duyarlılığını, insanlığın kurtuluşu hakkındaki hassasiyetini, O’ndaki ölesiye yaşatma arzusunu ve kurtarma cehdini nazara vermektedir.

Dahası, bu âyette bir müjde vardır. Bu Kur’ân’ı indiren Allah Teâlâ, onunla vaadettiği şeyleri de elbette gerçekleştireceğini beyan buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz’i inkisar içinde bırakmayacağını ve asla bahtsızlığa terk etmeyeceğini belirtmektedir. (Allah Resûlü hakkında “şekâvet” tabirini kullanmak doğru değildir; dolayısıyla, âyetteki تَشْقَى kelimesini bahtsızlık olarak tercüme etmek daha uygun olsa gerektir.)

385