Meselâ, bugün modern iş idaresi kriterlerine göre, “Yapılan bir işe idareciler de katılır, onlar da hizmete iştirak ederlerse sistem daha iyi yürür, daha çok verim alınır.” Bu ifadeyi okuyan ya da duyan bir mü’min, hemen bu meselenin dinimizdeki yerine bakmalıdır. Bakarsa görecektir ki, bu husus, Batı’da kabul edilen iş idaresi sisteminin son zamanlarda dile getirdiği bir husus olsa da, temelde bize ait bir disiplindir. Peygamber Efendimiz, “Bir topluluğun efendisi, onlara hizmet edendir.” buyurmuştur. Ne güzel bir düsturdur bu!.. Bu düstura göre, Hak katında değer kazanmak istiyorsa, Müslüman bir genel müdür de diğer çalışanlar kadar ter dökmeli, hizmet etmeli, kalkıp kendi masasını kendisi temizlemelidir. Bazılarının aklına gelebilir ki, hiyerarşi hiç olmamalı mı? Evet bu mânâda olmamalı. Saygı ve hürmet muhatabın kabul edeceği bir meseledir, beklentiye girilecek ve aranacak bir husus değildir. Yanında çalışanları takva ve kurbet bakımından kendinden yüce görme meselesine gelince, o da yukarının, idarecinin genel mülâhazası olmalıdır. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), peygamberlikle alâkalı meseleler müstesna, halkı icbar ettiği hiçbir husus olmamıştır. El alem yemek yaparken O’na ocağa üflemek düşüyorsa ocağa üflemiş; odun toplamak düşüyorsa odun toplamıştır. Eşlerine karşı da öyle bir faikiyet iddiası içinde hiç olmamıştır. Gerekmişse, kalkmış bezleri yıkamış, çorba yapmış ve ev halkına sürekli yardımda bulunmuştur. İşte, aslı bizde olan böyle bir hususun kendi kültürümüzdeki derin köklerini görmeme, aksine Batı’dan çıkmış harika bir fikirmiş gibi onu alkışlama bir aldanmışlık; o disiplini dinî kriterlerle ölçtükten sonra bize ters olmadığını, bilakis bizden olduğunu görünce de alıp kullanma ise hakperestliktir ve hikmetin gereğidir.