Diğer taraftan, niyet ibadetlere ve kulluğa derinlik kazandırır çünkü, insan bu dünyada yaptığı şeyleri, belli bir zamana sıkıştırarak ve sınırlı olarak yaptığı için aslında onlarla ebedi bir hayatı peyleyemez. Fakat kalbinin “ebed, ebed” diye atmasına da mani olamaz. Öyle ise, o muvakkati, müebbed hâline getirmenin bir çaresini bulması lazım. İşte o çare de, ebediyet kastıdır; Allah’a sunulmuş samimi bir niyettir. Niyet, bu sınırlı ve geçici dünya hayatında, sınırsızlığa kapı açan esrarlı bir anahtar ve az bir ömürde ebedî saadete ulaşma yollarını aydınlatan bir meşaledir. Bu anahtarı ve bu meşaleyi ellerinden düşürmeyenler, ömürlerinde ölü ve karanlık bir nokta bırakmayacak şekilde yaşar ve ebedî mutluluğa erebilirler. Çünkü insan, niyetiyle şunu demiş oluyor: “Allahım, altmış-yetmiş senelik hayatımda beni şu vazifelerle mükellef kıldın, ben de onları yerine getirmeye çalıştım. Eğer yüz altmış senelik ömrüm olsaydı; hatta bin altı yüz ya da bir milyon senelik ömrüm olsaydı, ben yine bu ubudiyetten ayrılmayacak, yine sana kulluk yapacaktım.” İşte bu niyet, muvakkat işe çok büyük bir derinlik katıyor ve insan o işi ebedi yapıyormuş gibi kabul ediliyor. Samimi bir niyet sayesinde, yapılan iş derinleşiyor. Meselâ; namaz, berzah hayatında güzel endamlı, gökçek yüzlü bir refik, bir enîs-i celîs oluyor, öbür alemde de, Cennet saraylarının açılmasına yarayan sihirli bir anahtara dönüşüyor. Aslında, zâhirî adâlet gereğince, herkesin kendi ibadet ve fazîleti kadar lütûf ve ihsâna mazhar olması uygun düşerdi ki; o da, salih kimselerin Cennet’teki ömürlerinin, iyi insan olarak dünyada yaşadıkları süre kadar olmasını gerektirirdi. Fakat inşaallah, ebedî kulluk düşüncesi, ötede ebedî saadete vesile olacaktır. Yine bu sırdandır ki, inanan insanın aksine, inkâr eden de ebedî şekâvet ve tâli’sizliğe namzet olur. Ebedî inkâr ve isyan düşüncesi de, ebedî tâli’sizliği netice verecektir.