Keşke insanlar falana filana lânet yağdırma yerine o vakitlerini dua ile geçirseler. Keşke şekilciliğin hâkim olduğu ücret karşılığı Kur’ân okuyanlar gibi değil de, herkes kendi gönlünün derinliklerinden kopan bir ses ile Allah’a yalvarsa. Keşke Cenâb-ı Hakk’a emir ve komut veriyor gibi değil de, bir dilenci hava ve edasıyla onun kapısının tokmağına dokunulsa. Ve keşke riya ve süm’aya açık olan mekânlarda değil de, hiç kimsenin olmadığı, Allah’a yürüme koyları sayılan tenha yerlerde insanlar içlerini Allah’a dökse.
***
Dua ederken kalbin safvetinin bozulmaması gerekir. Umumî yerlerde bu safvet balansını ayarlamak ve muhafaza etmek çok zordur. Bu balansı ayarlayamayanlar tenha yerlerde dua etmeyi tercih etmeliler. Riya ve süm’a ile o duanın kolunu kanadını kırmamalılar. Bununla beraber halk içinde insanların mevcudiyetini hissetmeksizin Rabb’ine yalvaranlar da elbette vardır. O yüreğe sahip olanlara diyecek bir şeyim yok.
***
Dua makamında içimizden geçirdiğimiz, mülâhaza ettiğimiz her şeyi mutlaka Allah bilir; ancak bunları telaffuz edersek melaike-i kiram onları yazar. O zaman bizim dualarımız kabule arz edilmiş bir dilekçe gibi olur. Sesin de, sessizliğin de yerine göre ayrı ayrı mânâları vardır.
***
İnsan bazen Rabbi ile baş başa kalıp yana yakıla dua ettiği anlarda çıkarmış olduğu mırıltılar ile birlikte bambaşka âlemlere dalar. Öyle an olur ki hayal dairesinin genişliği nispetinde melekler ve melekler ötesi âlemlere gider; gider ve orada Cebrail’in (aleyhisselâm) âdeta teşvikini alıyor gibi onun kendi sırtını sıvazladığını ve “Duaya devam et!” dediğini işitir.
***