Daha önce size arz etmişimdir, Hatem isminde çok kıymetli bir arkadaşım vardı. Askerlik öncesi, piyasaya çıkan her kitabı okuyordum. Edirne’de, caminin penceresinde kaldığım dönemdi. Hatem de, bir Ramazan-ı şerifte Edirne’ye gelmişti. Ziyaretime geldiği bir gün pencerenin kenarına dayanmış konuşuyorduk. Ben “Hz. Muhammed böyle buyuruyor, Hz. Muhammed şöyle buyuruyor…” gibi bir iki şey söyledim. Bana garip garip baktı, “Yâhû, sen ne olmuşsun! O senin babanın oğlu mu?” dedi. O anda içimde hâsıl olan sarsıntıyı tam ifade edemem; fakat çok sarsıldığımı söyleyebilirim. Ona “Allah senden razı olsun! Gerçekten ben ne olmuşum!…” dedim. Söylediğim sözlerde, şimdilerin saygı ifadesi için fazla bile buldukları “Hazret” tabiri vardı; ama o, Efendimiz’i (aleyhi ekmelüttehâyâ) tebcile yetmezdi ve Hatem haklı olarak beni ikaz etmişti. O günden beri ona hep dua ediyorum.
İnsan, farkına varamıyor; herkes öyle konuşunca, saygısızca ifadeleri normal görmeye başlıyor. Birkaç kitap okumak, bir şeyler biliyor olmak, insanı bazen küstahlaştırıyor. “Ömer, Ali…” dedirtiyor sahabe efendilerimiz hakkında konuşurken. “Onlar da kendi aralarında öyle konuşuyormuş” sözü de mazeret… İyi ama sen sahabi değilsin ki. Kendi babana, arkadaşlarının ona hitap ettiği gibi hitap ediyor musun? Bugün bir müdürden, bir genel müdürden bahsederken bile “sayın, saygıdeğer” deme lüzumu duyuluyor. Öyleyse, saygıya en çok hakkı olanlara karşı saygı ve hürmet bizim vazifemizdir.
Ayan-ı Sabite ve Efendimiz
Bir mübtedinin, aklından dolayı Mutezile’ye kayması nasıl tabiî ise, bir müntehinin de eşyanın hakikî yüzüne vâkıf olmasından dolayı cebr-i mutavassıt olması aynı ölçüde tabiî ve fıtrîdir. Ama cebr-i mutavassıt veya Mutezile’yi değil, İmam Mâturidî’nin orta yolunu esas almak gerekir.