İçeriğe geç

Ayrıca, peygamberlerin neş’et ettikleri yerlere bakılırsa, Kur’ân’da, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bulunduğu çevrede yaşamış olan peygamberlerin zikredildiği görülür. O bölgedeki kavimler, atalarından duydukları için, o çevrede neş’et eden belli peygamberlerden haberdardılar. Efendimiz de, kendisinin muhatap olduğu kavim açısından, oralara gelen peygamberleri bilmeliydi. Yakın atalarından Mekke civarına peygamber gelmemişti. Uzun zaman onlar Hz. İbrahim’den kalan dinle amel etmişlerdi. Efendimiz de bi’setten (vahyin başlangıcından) önce Hz. İbrahim’in dininden kalan esaslar ile amel ediyordu. O devirde de namaz biliniyordu, hac biliniyordu; ama işin içine başka şeyler girmişti. Bazı çarpıklıklar vardı yapılan amellerde. İşte, Peygamberimiz’in mesajının yadırganmaması için daha önceki misallerin hatırlatılması, bilinmesi gerekiyordu. Hz. Cafer, Necâşî karşısında “Niye garipsiyorsunuz; Hz. Musa, Hz. İsa gelmedi mi?” derken, “Bunlar bilinen şeylerdi, yadırganacak bir şey yok.” mülâhazasıyla öyle diyordu.

Nübüvvet ve Mevhibe-i İlâhiye

Peygamberlerin mânâ buuduna açık olmaları bir mevhibe-i ilâhiyedir. Bu mevzuda benim vicdanımda ağır basan görüş şudur: Mevhibe-i ilâhiye, Cenâb-ı Hakk’ın onların iradelerinin hakkını vererek ortaya koyacakları yüksek performansa önceden bahşettiği bir avanstır. Zira, Cenâb-ı Hak onların ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini ilm-i ezelîsi ile biliyor.

56