Şiir de, tıpkı yakarışlar gibi, insanın iç dünyasındaki iniş-çıkışları, şevk-hüzün hâllerini dile getirir ve ferdin yüce hakîkatle konsantre olması ölçüsünde de, âdeta lahutileşir. Aslında her münâcat bir şiir, her şiir de bir münâcatdır. Elverir ki o şiir sonsuza açık olabilsin.
* * *
Sonsuzluk düşüncesinde yeşerip, kalbin kanatları ve ruhun gücüyle her zaman saf düşüncenin semâlarını kollayan bir şiir, ilimler gibi pozitif düşünceye fazla itibar etmez. O, müşahhasla, sadece bir vasıta olarak meşgul olur. Onun bütün hedefi mücerredi bulup onun vesayetinde bitmeyen bir yolculuk gerçekleştirmektir.
* * *
Şiirde, her duyulup düşünülen şey tasavvur edilebiliyor, tasavvurlar firesiz olarak muhâkemeden geçirilebiliyor; sonra da, şairin iç dünyasında birer esinti hâlinde beliren bu gizli unsurlar, kelime ve cümlelerle soluklanacakları âna kadar mevcûdiyet ve canlılıklarını koruyabiliyorlarsa, o şiir taze ve canlı kalmaya namzet sayılır. Aksine, şiir diye ortaya koyduğumuz şeyler zebercet taşlı birer bakır yüzük veya kömür kakmalı birer elmas gerdanlıktan farksızdır.
* * *
Şiir, o “Bilinmez Mevcûd”u aramayı hedef seçtiği için, düşüncede buğu buğu esrar, geçilen yollarda alaca karanlık ve çok yönleriyle kapalı bir iklime ait zor anlaşılır çok buudlu bir sestir. Bu itibarladır ki, gerçek şiirin her kelime ve cümlesinde, esrarengiz bir şatoda, her ses ve görüntüyle irkilen fevkalâde hassas bir seyyahın müşâhede ve duyuşları sezilir.
* * *
Şiir, bir yürek hoplaması, bir ruh heyecanı ve bir gözyaşıdır. Aslında gözyaşları da kelimelere baş kaldırmış saf birer şiir demektir.
* * *