Ne var ki, böyle bir şuurla ancak mahsûs olan nesneler duyulup, görülüp kavranabilse de, mâverâ-i tabiat, fizikötesi bütün gayb âlemleri böyle bir ihsas dairesinin dışında kalır ve ayrı bir ihsas isterler. Hz. Musa’nın mahsûsât ufku itibarıyla أَرِن۪ۤي أَنْظُرْ إِلَيْكَ“Görün bana bakayım Sana!”6 talebine لَنْ تَرٰين۪ي“Asla göremezsin.”7 şeklinde cevap verilmesine mukabil, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi efdalüssalevât ve etemmütteslîmât) –Miraçta böyle bir rü’yeti kabul edenlerce– mir’ât-ı ruhuna göre O’nun müşâhedeyle şereflendirilmesi, fenâ-i hissiyat ufku sayılan “Kâb-ı kavseyni ev ednâ” mertebesini ihrazı veya ruhu gibi beden-i misalîlerinin de ötelere ait hususiyetiyle mücellâ bir ayna olması itibarıyladır ki, bir hak dostu:
diyerek bunu ifade etmeye çalışmıştır.
Hâsılı, zâhir-bâtın her hissin bir ihsas bir de ihtisas yanı vardır. Hissin, ilmî ve objektif olması onun ihsas yanı itibarıyladır. Aksine ihtisas yönü ise sübjektiftir; şahıstan şahsa, hâlden hâle her zaman bir farklılık arz edebilir.
Sofîler, his konusunda şöyle bir tasnif üzerinde duragelmişlerdir:
1. Mübtedîlerin âlem-i mülk ve melekûtla münasebetleri hissiyat iledir; onlar daha ötesini asla idrak edemezler.
2. Mutavassıt bir sınıf sayılan havassın hem mülkle hem de melekûtla alâkaları melekât-ı ruhiye ve akliye iledir.. ve bunlar her zaman ufuk ötesini de müşâhedeye namzet sayılırlar.
Dipnotlar
- 6A’râf sûresi, 7/143.
- 7A’râf sûresi, 7/143.