İçeriğe geç

İslâm; Kitap, Sünnet gibi temel kaynakları; kelâm, fıkıh, tasavvuf gibi bu kaynaklardan beslenen değişik kollarıyla bütün varlığın; ilmî ve kaderî planlarla bir Kudret-i Kâhire tarafından yaratıldığını, O’nun kayyûmiyetiyle varlığını sürdürdüğünü; bu âleme bir bir gelenlerin bir bir gidişi, gidenleri yeni gelenlerin takip edişi hep o biricik Yaratıcı’nın idare ve tedbiriyle olduğunu; bir başka âlemde ebediyete mazhar olacakların da yine O’nun kayyûmiyetiyle olacağını kabul eder ve aksi mülâhazaları bütünüyle sapıklık sayar. Zevkî ve hâlî bir meslek olan “vahdet-i vücud” erbabının vücud mülâhazaları –bu konu başka bir münasebetle tafsilen izah edilmişti– müstesna, usûlüddinin büyük üstadları, tasavvufun dev imamları, kâinatı da içindekileri de Allah’ın yarattığına ve yaratılan her şeyi ayrı ayrı hususiyetleriyle yine O’nun devam ettirdiğine inanırlar. Aksine, “Yaratılanlar Yaratan’ın özündendir, bütün kâinat Yaratan’ın özünde vardı; yaratılma bu özün dışa vurması şeklinde oldu.. oluş bir zuhur ve feyezândan başka bir şey değildir…” gibi mülâhazalar, ilâhî sıfatların hakikatlerini, esmâ-i ilâhiyenin hususiyetlerini ve faaliyet-i rabbâniyenin de keyfiyetini bilemeyen panteistlerin mütalâalarıdır; kökleri de ta Herakleitos ve Parmenides ve daha sonraki dönem itibarıyla da Eflatun ve Plotinus’a, daha açık ifadesiyle “ukûl-ü aşere” ve tezahür felsefesine dayanmaktadır.

118