Cenâb-ı Hakk’ın, zât, şuûn, sıfât, esmâ, âsâr ve ef’âliyle alâkalı tecellîlerinin yanında sofîler bir de, cemalî ve celâlî tecellî üzerinde durmuşlardır:
1 – Tecellî-i Cemal: Allah’ın, lütuf, ihsan, şefkat, merhamet… gibi isim ve sıfatlarının inkişafında müşâhede edilen “ehadî” tecellîdir.
2 – Tecellî-i Celâl:Hazreti Vâcibü’l-Vücud’un, azamet, ceberût ve ululuğunu aksettiren ve ism-i Zât’ın cilve-i âzamı sayılan “vâhidî” tecellîlerdir.
Bunlardan birincisinin bilhassa Rahîm ism-i şerifiyle münasebettar, ikincisinin de Rahmân ism-i azimiyle alâkalı olduğunda kibâr-ı muhakkikînin ittifakı söz konusudur.
Tecellî ile alâkalı bu kadar mesâil arasında, bazı sofîler onu, sırf mü’min kalblerde beliren bir kısım feyizler şeklinde anlamış ve sadece bu tür envâr-ı guyûb üzerinde durmuşlardır. Onların, guyûb nurlarının mü’min kalblerde zuhuru dedikleri bu tecellî, mir’âtların veya memerrlerin istidatlarına göre inkişaf eder ve en müstaidlerde her şeyin esasını tam aksettirecek şekilde ortaya çıkar ki, insanın bütün bâtınî duyguları bu tecellîlerle beslenir; latîfe-i rabbâniye, onlarla bir “beyt-i Hudâ”ya dönüşür.. sır, onlarla bir temâşâ noktası hâline gelir.. hafî, onlarla bir halvet koyu olur.. ahfâ, onlarla bir haremgâh hâlini alır. Aslında insanın iç derinlikleriyle alâkalı bu letâif üzerinde de durmak icap ederdi ama, zannediyorum konuyu burada kesmek daha isabetli olacak…