Gerçi kerameti de, bir teveccüh ve bir ikram-ı ilâhî olarak görüp hamd ü senâ vesilesi yapmak mümkündür; ama, müzekkâ olmayan nefisler için böyle bir şeyin fahre, gurura bâdî olması da her zaman ihtimal dahilindedir. Bu itibarla da, şayet Allah’a yakın durmanın bir semeresi sayılan böyle bir ikram ve ihsan bazı ahvâlde Hak’tan uzak düşmeye sebebiyet veriyorsa, O’nun yakınlığı hatırına mânevî hazlar dahil, O’ndan gayrı her şeyden kalben uzak bulunmaya çalışmak, daha az hatarlı olsa gerek.
Mucize ise öyle değildir, her şeyden evvel o, peygamberlik davasında nebinin doğruluğunu tasdik, hasımları ilzam ve dostları da teyide matuf olduğundan risaletin ruhuyla alâkalıdır ve sahib-i risaletin onu iş’âr ve izhar etmesi lâzımdır. Zira nübüvvet davası dinin temel esası, diyanetin de en önemli dayanağıdır. Mucize ise, işte bu esası iş’âr ve bu dayanağı tenbih etmek için ortaya konmuştur ve dolayısıyla da ilzam edici bir mahiyeti haizdir. Ayrıca mucizenin; mü’minleri teyid ve takviye etmesi, böyle bir harikanın müşâhedesi İslâm’ı seçecek fıtratlar için bir delil, bir işaret olması, münkirlerin de bahanelerini ellerinden alması ve onların seslerini kesmesi gibi daha başka faydaları vardır; bu itibarla da kerametin aksine onun izharı zarurîdir.
Bugüne kadar, mucizenin mânâ, muhteva ve türleriyle alâkalı bir hayli “Delâil” yazılagelmiştir –On Dokuzuncu Mektub’u da bu tür Delâil’den saymak mümkündür– ve bunların hemen çoğu da mevsuktur. (Efendimiz’le alâkalı mucizeleri merak edenler onlara müracaat edebilir.) Biz şimdilik burada Mevlâna Şiblî’nin Asr-ı Saadet serisinden –tercümesi Ömer Rıza Bey’e ait– Efendimiz’in (aleyhisselâm) ruhanî hayatıyla alâkalı bir bölümü özetleyerek arz etmenin yeterli olacağını düşünüyoruz. Şiblî şöyle diyor: