Vâkıa, bir kısım hak dostları bazen bir zaruret veya ihtiyaca binaen, bazen de din ve diyanet adına veya hâle mağlup olarak, Allah’ın murad buyurduğu ve yarattığı çerçevede bir kısım harikulâde şeyler izhar edebilirler; ancak veliler, böyle bir mazhariyeti bağlı bulundukları nebiye intisaplarına bir mükâfat olarak değerlendirmelidirler ve kat’iyen onu şahsî bir krediye çevirmemelidirler. Keramet, ister bir hak dostunun kasd ve iradesine iktiran eden bir harika olsun, ister onun hiçbir dahli olmadan sürpriz bir ihsan ve ikram şeklinde tecellî etsin, zuhur keyfiyeti itibarıyla büyük ölçüde mucizeye benzer: Meselâ, aç kaldığında yiyecek bir şeyler ikram edilmesi; susadığında kendisine fevkalâdeden su verilmesi; muharebe anında olağanüstü hâller izhar etmesi; yol alma konusunda “tayy-i mekân”a mazhar olması; birkaç dakika içinde çok işler görebilecek şekilde “bast-ı zaman” yaşaması; yeni ölmüş cenazelere, muvakkaten dahi olsa Allah’ın izniyle hayat üflemesi; batmadan bir ırmak veya denizde yürümesi; Süleyman (aleyhisselâm) misali havada uçar gibi seyahat etmesi… türünden mucizelere benzer kerametler her zaman söz konusu olagelmiştir.
Peygamberlerin, bu türden ve daha başka yollarla gerçekleşmiş mucizelerini Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha açık seçik söylüyor. (Bir başka münasebetle Efendimiz’in mazhar bulunduğu kevnî mucizeler üzerinde müstakillen durulabilir.) Evliyâ-i kirâmın harika hâl, tavır, söz ve –biiznillâh– tasarruflarını da tabakat kitapları, hilyeler ve menkıbe risaleleri ifade ediyor. Biz burada konuyla alâkalı sadece bir iki küçük misal serdetmekle yetineceğiz: