diyerek bu müfsit akla göndermede bulunur.
Yine Mesnevî’de Mevlâna, idlâl eden böyle bir akıl için, biraz daha ağır bir üslûpla şunları söyler: “İfsat eden bu aklı sat, elden çıkar, hayret ve hayranlığı satın al. Böyle akıl bir zan ve vehim kaynağıdır. Hayranlık ise farklı bir bakış ve görüştür. Aklı Hz. Muhammed’e (aleyhissalâtü vetteslîmât) kurban et. Sonra daحَسْبِيَ اللّٰهُ ‘Allah bana yeter’ de.”1 ifadesinde bulunur ve aklın hem zehir hem de panzehir olduğunu hatırlatır.
Bazı mutasavvıfînin, Herakleitos ve Anaxagoras’ın, aklın özü, mahiyeti ve fonksiyonlarıyla alâkalı düşüncelerine benzer mütalâalar ileri sürmelerine karşılık, diğer bir kısım sofîler ise onu, Zât-ı Baht’ın, bilinme mertebesine tenezzülü şeklinde anlamışlardır. Bunlara göre, ulûhiyet mertebesi de denen hilkat vetiresinin bu basamağında, esmâ ve sıfât-ı sübhaniye, tecellî alanları itibarıyla henüz tafsil edilmemişlerdir. İşte böyle bir ilk zuhura “taayyün-ü evvel” mertebesi dendiği gibi, “tecellî-i evvel”, “kabiliyet-i evvel”, “makam-ı ev ednâ”, “berzah-ı kübrâ”, “ruh-u âzam”, “zıll-i evvel”, “hakikat-i Muhammediye” de denmiştir. Böyle düşünenlere göre Allah, “hüviyet-i mutlaka” veya “lâ taayyün” âleminden Zât’ının muktezası olarak sıfât-ı sübhaniyesiyle tenezzül buyurunca bundan kâinat ağacının esası olan hakikat-i Muhammediye taayyün etmiştir. Bazıları bu taayyüne “akl-ı küll”, “kelâm-ı evvel”, “nur-u evvel” de demişlerdir. Bunu böyle kabul edenler nazarında, bütün varlık ve hâdiseler bu mertebenin zuhur ve inkişafından ibaret câmi bir aynadır.
Dipnotlar
- 1Tevbe sûresi, 9/129; Zümer sûresi, 39/38.