İbni Mes’ud anlatıyor: Resûl-ü Ekrem bizi Hazret-i Aişe’nin evine çağırdı. Vefatına bir hafta vardı. Ortalıkta hastalık gibi birşeyler yoktu. Başını kaldırdı. Yüzümüze baktı ve ağladı. Sadık arkadaşlarından, sadık dostlarından ayrılmak belki O’nu da müteessir ediyordu. Belki çoklarıyla Cennet’e gidecekleri zamana kadar görüşemeyeceklerdi. O havanın, o tehassürün ve o hasretin ifadesi olarak, kesik kesik cümlelerle bize şunları söyledi: Merhaba size. Allah yardımcınız olsun. Allah’ın nusreti üzerinizden eksik olmasın. Allah’ın şehâdeti içinde bulunun. Siz Allah’ın dinine sahip çıktınız. Allah da kıyamete kadar size sahip çıksın. şeklinde dualarda bulundu. Sonra da ağlayarak şunları ilave etti: Şu ahiret yurdu, dünyada kibir ve gururdan çok uzak yaşayıp nazarı daima ahirete müteveccih olan kimseler içindir. dedi. Sonra İnnehu meyyitun ve innehum meyyitun âyetini okudu.[78] Daha anlamayanlar varsa şu sözlerle onlara da anlattı. Ecel yaklaştı. Allah’a dönüş zamanı geldi. Sidretü‘l-Münteha’ya teveccüh anı geldi. ve ağladı. İşte hepimiz o zaman anladık. Fakat kaç gün sonra olacak, onu bilmiyorduk. Arasıra biraraya toplanıp Resûl-ü Ekrem’in gurubuna ağlaşıyorduk… Resûl-ü Ekrem de hastalığı hengamında başı sarılı çıkıyor, bize birşeyler söylüyor, teselli ediyordu. Ama biz yalnız kaldığımız zaman hep ağlıyor, daima ağlıyorduk. Sonra dedik: Ya Resûlallah, Seni kim yıkayacak. Bu hususta bir emrin, fermanın var mı? Allah Resûlü Fazl’ı söylüyor, Hazret-i Ali’yi söylüyor, Ehl-i Beyt’inden yakınlarını söylüyordu: Seni kabrine kim koyacak? Beni ilk defa kabrimin başına koyun, siz dışarı çıkın. Çünkü ilk defa Cebrail, Mikail, İsrâfil ve Azrail namazımı kılacaklar. Sonra melekler, sonra da siz kılacaksınız diyordu.