Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarına, keremine ve ihsanına mazhariyet, bizim de ihsanda bulunmamızı iktiza eder. Bizim Allah’a ihsanımız ise, O’nu görüyormuş gibi kulluk yapmak, Efendimiz elimizden tutmuşcasına peşisıra gitmek, takip etmektir. Allah bize ihsanlarda bulunuyorsa, fikren, kâlben, bedenen ve ruhen yapılacak şuurlu şükür istiyor demektir. O’nun lütuflarına mazhar oldukça, herşeyimizle O’na koşmak, Resûlü’nün peşinde gitmek iktiza eder. Lütuf ve keremlere Hazret-i Muhammed’in peşisıra giderek mukabele etmezsek, haybet ve hüsrana uğrar; koşar, yorulur ama arzuladığımız neticeyi elde edemeyiz.
Birinci işimiz Hazret-i Muhammedi çok iyi tanımak, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan’ı çok iyi bilmek, Allah hakkında tam ve sağlam bir ma’rifet elde etmektir ki, Allah’ı, Resûlullah’ı ve Kitabullah’ı layık-ı vechiyle sevebilelim.
Sevenler tanıyanlardır. Allah aşkı ve muhabbetiyle: Ne zaman ölecek ve sana kavuşağım? diyenler; Resûl-ü Ekrem’in huzuruna ne zaman varacağım? diyenler O’nları hakkıyla tanıyan ve bilenlerdir.
Hazret-i Fatma, Resül-ü Ekrem’in peygamberliğinden sonra dünyaya gelmiş, hususi iltifazına ve hususi nazarına mazhar olmuştu. Allah Resûlü’nün soyu, Hazret-i Hasan ve Hüseyin ile bütün insanlığı tenvir edecek nuranî halka, Hazret-i Fatma’nın sülbünden neşet edecekti.
İzâ Câe Suresi nazil olduğu zaman yirmi kusur yaşlarındaki o genç ama müdrike kadın, Allah Resûlü’nün vefat edeceğini hissetmiş ve ağlamıştı. Tabiî ki birşey yapamamış, Efendimiz vefat etmişti. Vefat hengamında kulağını Resûl-ü Ekrem’in ağzına dayadı. O’da birşeyler söyleyince hıçkırıklarını tutamadı, ağladı.Biraz sonra Efendimiz yanına çağırdı, yine kulağına birşeyler söyledi. Bu defa ise güldü.