Yıkılışların birbirini takip ettiği, viranesinde baykuşların öttüğü şu son asrın fitne ve fesadına karşı en faydalı ilâç, sevmeyi sevmek, nefretten nefret etmek, kin dolu bir kâlbi sinede yük sayıp atmaktır. Allah rızasına ve rahmetine mazhar oluş, kâlblerin vahdetine bağlıdır. Sevmeyen bir kâlb garazlardan kurtulamadığı, sefil hisleri başından atamadığı için, nasıl Rıza semasına yükselebilir? Sevmeyen bir gönül rahmet tecellisinden nasipsizdir. Zira, yerde, rahmet asıl, nefret arızî olmalı. En büyük muhabbet sebebi Yaratıcı alâkalarıyla sevmek ve yine O’nun hatırı için iç burkuntusuyla nefret etmek… İşte vahdet şuuru. Evet ne sevgi, ne de nefret mutlak olmamalı; tâ ki, her iki hâlde de pişmanlık duyulduğu zaman mahcubiyet olmasın. Sevdiğini, bir gün düşmanın olur mülâhazasıyla mukayyed sevmen emredildiği gibi, nefret ettiğini de bu mülâhaza içinde kabul etmen emrolunmuştur. Bugün kin ve nefretle karşıladığınız kimseler, yarın bir nedametle karşınıza çıkacak olsalar acaba kızarmaz mısınız? Hele ittiğiniz ve attığınız, mü’min kardeşiniz olursa…
Ey insanlar! Birbirinize buğzetmeyiniz, yekdiğerinizi kıskanmayınız, birbirinize arka çevirip alâkanızı kesmeyiniz! Ey Allah’ın kulları! Hepiniz kardeş olun, fermanına kulak verin diyen İslâm büyüğü, şu dağınıklığa şirâze vurduktan sonra yetiştirdiği fidanları nefret ve kinin kemirmesi karşısında pek dâğidar ve pek üzgündür.